393.705 kişi.

Bitlis’in, Rize’nin, Kastamonu’nun ya da Uşak’ın nüfusundan biraz fazla. İstanbul’da Anadolu Yakası’nda oturanlar bilir; Kadıköy’ün veya Ataşehir’in nüfusundan az. “Karşı’nın taksisi”yseniz de Fatih ve Kağıthane hep daha kalabalık.

393.705 kişi şimdi burada bir dursun. Adını daha önce hepimizin duyduğu, OECD diye bir yapı var. Açılımı “Organisation for Economic Co-operation and Development.” Türkçe’de “Ekonomik Kalkınma ve İşbirliği Örgütü” ya da “İktisadi İşbirliği ve Gelişme Teşkilatı” olarak geçiyor. Tabii bu “örgüt” ve “teşkilat” bizde sıkıntılı laflar olduğu için insan bunları kullanmamak için kırk takla atıyor. Aslında İngilizce’sinden direkt çevirecek olsaydık bunların yerine “kuruluş” da diyebilirdik ama çevirenler böyle çevirmişler.

Tamam, adını öğrendik. Peki ne yapıyor bu OECD? Vikipedi‘ye göre, OECD ekonomik istikrarın korunması için çalışıyor. Özellikle bizimki gibi gelişmekte olan ülkelerde halkın yaşam standartlarını iyileştirmek için çalışıyor. İşsizliği ortadan kaldırmak için çalışıyor. Demokrasinin ve insan haklarının gelişmesi için çalışıyor.

İyi de kim bu OECD? Kimin nesi ki böylesi şeyleri kendisine dert etmiş? OECD 34 ülkenin üye olduğu bir kuruluş. Üyelerden biri Türkiye. Hem de öyle Japonya, Avustralya, Finlandiya gibi sonradan katılmış ülkelerden de değil: Kurucu üyelerden biri Türkiye.

Pek havalıymış. Peki niye anlatıyorum bunları? Çünkü bu OECD belirli konularda rapor yayınlıyor. En ünlülerinden biri de son zamanlarda adını sıkça duyduğumuz PISA raporu. PISA denince insanın aklına İtalya’nın Pisa şehri ve eğriliğiyle ünlü kulesi ya da size bu satırları yazdığım gecenin 04:43’ünde şöyle sıcak, lezzetli bir pizza gelebilir fakat bu da bir kısaltma. Açılımı “Programme for International Student Assessment” ya da Türkçesi’yle “Uluslararası Öğrenci Değerlendirme Programı” olan PISA, 15 yaşındaki talebeleri matematik, bilim ve okuryazarlık alanlarında değerlendiriyor. Öğrencilere kendi dillerinde sorular sorup, onların günlük hayattaki bilişsel yeteneklerini ve problem çözme becerilerini ölçüyorlar. Sosyal medyada da sıkça rastladığımız gibi; ülkemizdeki öğrenciler bu konuda çok kötü durumda. Fakat ben bugün çok daha vahim bir durumdan bahsedeceğim.

Geçtiğimiz günlerde Selçuk Şirin şöyle bir tweet attı: “TAZE VERİ: Okuduğunu doğru dürüst anlayabilen yetişkinlerin oranı Türkiye’de %0. Resmi veri!” Mesajının sonuna da bu verinin bulunduğu raporu link’ledi. Bir baktım ki bu bir OECD raporu, merak edip raporu okudum. Canım pek çok sebepten sıkıldı. Raporda 15 yaşındaki gençlerle ilgili veri değil; her gün sohbet ettiğimiz, oy kullanan, karar veren, iş yapan, çocuk yetiştiren çevremizdeki yetişkinlerle ilgili veri var. Ve bu veri iyi şeyler söylemiyor. Hakikaten, hiç iyi değil.

Kurucuları arasında Türkiye’nin de bulunduğu ve oldukça saygın bir uluslararası kuruluş olan OECD’nin yayınladığı veriye göre; Türkiye’de okuduğunu iyi düzeyde anlayan yetişkinlerin oranı %0.5. Yani binde 5. Araştırmadan çıkan ortalama sonuç %10.6. Yani OECD ülkeleri ortalamasına bakacak olursak: 1000 kişide 106 kişi okuduğunu iyi anlıyor. Bizde sadece 5 kişi bunu yapabiliyor.

Şimdi ben soruyorum:

  • Okuduğunu iyi anlamayan bir insan, öğrendiği bilgileri nasıl öğrenmektedir? Ya da herhangi bir şeyi gerçekten öğrenmiş midir?
  • Okuduğunu iyi anlamayan doktorlar ve mühendisler insan hayatına tehlike oluştururlar mı?
  • Okuduğunu iyi anlamayan avukatlar ve hakimler adaleti nasıl sağlamaktadırlar?
  • Okuduğunu iyi anlamayan öğretmenler nasıl öğrenciler yetiştirmektedirler?
  • Okuduğunu iyi anlamayan çalışanlar, müdürler, direktörler ve yöneticiler nasıl iş yapmaktadırlar?
  • Okuduğunu iyi anlamayan insanlar dinlerini nasıl öğrenirler? Hele ki ilk emri olan “oku”yu bile çiğneyenler, kalanına ne şekilde uyarlar?

Bu soruların cevapları yok. Bu yüzden sadece soruyorum ve demagoji yapmadan devam ediyorum.

Demek bizde 1000 kişinin 5’i okuduğunu iyice anlıyormuş. Ben de acaba ülkemizde toplamda kaç kişi okuduğunu iyi anlıyordur diye merak ettim. 2016 yılının başında açıklanan veriye göre Türkiye’nin nüfusu 78.741.053. Bir önceki yıla da bakınca, bu sene yayınlanacak rapor aşağı yukarı 80 milyona ulaştığımızı söyleyecektir. Fakat ben yine de son açıklanan rakamları kullanarak basit bir hesap yaptım. Küsuratları izin olsun. Rakamları bölüp çarpınca 393.705 sonucuna ulaştım.

İstatistikleri bakkal hesabıyla birleştirince, Türkiye’de okuduğunu iyice anlayan 393.705 kişi olduğunu gördüm. Şimdi birileri çıkıp bu sonuca itiraz edebilir. Fakat rakamın kaç olduğu umurumda değil. Umurumda olan şey oran. 78 küsür milyonda sadece 400 bine yakın kişi okuduğunu iyi anlayabiliyor. Gözde daha iyi canlanması için yazının başındaki şehirleri ve ilçeleri düşünün. Sadece bir avuç insan… Miting yapsan daha kalabalık. Cumartesi günü İstiklal Caddesi’nden geçen insan sayısı daha fazla…

Şimdi bu konuda insanları eleştirebilir ya da ayrımcılık yapabiliriz fakat bu bizi bir yere götürmeyecek. Bunu sebebi “eğitim” falan da değil. Hem zaten yetişkinlerden bahsediyorsak, yaş itibariyle eğitim trenini de kaçırdık. Bunun tek bir sebebi var; büyütülme şekli. Yoksa herkes aynı eğitimden geçiyor ama sadece bir kısmı okumaya önem veriyor. Küçükken kitap okumaya teşvik edilenler, ya da bir şekilde buna öykünenler, okumaya önem vererek daha çok okuyor. Okudukça daha iyi anlıyor çünkü okuma kası her seferinde biraz daha gelişiyor. Bu alışkanlık oturdukça okuduğunu daha iyi anlıyor. Yoksa okurken dikkatimiz dağılıyor, örneğin, cümlenin başına tekrar tekrar dönüyor ve takılıyoruz. İşin kötü tarafı şu ki; bir dönem çok okumuş olsanız bile bunu devam ettirmedikçe köreliyor.

O halde düzenli olarak okumak lazım. Bazı metinlerde kullanılan dil ya da yapılan çeviri çok lezzetli olmadığı için tat vermiyor fakat hatırlatırım ki yediğimiz çok şeyin de tadı pek iyi değil. Biz, iyi olması için çeşitli baharatlar kullanıyoruz. O halde bu konuda da baharatlar kullanabiliriz. İlgi duyduğumuz şeyleri okuyarak başlamak bu işin tadı tuzu olacaktır. Roman, örnek aldığımız insanların biyografileri, blog yazıları, köşe yazıları; düzenli olduktan sonra hepsi olur. Alışkanlık oturduktan sonra da, bence, bizi geliştiren şeyleri okumak daha faydalı ama bu bireysel bir seçim. Abur cubur yersen bedenin ve zihnin ona göre çalışır, sağlıklı şeyler yersen buna göre çalışır anlamına gelen “ne yiyorsan, osundur” diye bir laf var. Okumak için de aynısını düşünebiliriz.

İyi güzel diyorsun okumak lazım da zamanımız yok” diyen olabilir. Böylesi durumlarda çocukları olan ve aynı zamanda on binlerce insanın çalıştığı şirketleri yöneten ünlü ve pek meşgul insanlardan örnek veriyorum. Ama insanlar onlarla kendileri arasında bir bağ kuramıyor. Bunun yerine sizin benim gibi “normal” insanlardan örnek vereyim. Bir arkadaşım bir bankada yüksek bir sorumlulukla çalışıyor. Sabah 8:30’da işe başlıyor. Gün oluyor gece 1’de çıkıyor. Bazen cumartesileri de çalışıyor. Pek çok ülke gezecek zamanı bir şekilde buldu. Pek çok hobisini düzenli olarak devam ettirecek zamanı da buldu. Üstelik kütüphanesi benimkinden daha kalabalık ve sahip olduğu kitapların hepsini okuyup bitirmiş durumda. Diğer bir arkadaşım bir şirketin ortağı. Her gün dışarıda sabahtan akşama kadar koşturuyor. Hem ekip yönetiyor, hem de sahada kendisi çalışıyor. Üstelik iki çocuğu var. Fakat her gün bir saatse bir saat, yarım saatse yarım saat erken kalkıp okuyor. Sonra da arabasını kullanmak yerine bisikletine atlayıp işe gidiyor. Başka bir arkadaşım Türkiye’nin en büyük markalarından birinin genel müdürünün asistanı. İnanılmaz yoğun çalışıyor. Evli ve çocuğu var. Fakat hem yüksek lisans yapacak zamanı buldu, hem de 10.000’in üzerinde kitabı bitirdiği bir kütüphanesi var. Demem o ki; zaman hep var. Yeter ki isteyelim, plan yapalım, uygulayalım.

Zen rahiplerinin çok sevdiğim bir sözü var: “Her gün 20 dakika meditasyona oturmalısınız -eğer çok meşgul değilseniz. Meşgulseniz 1 saat oturmalısınız.” Kitap okumak da aynı şekilde. Eğer bir günde 20 dakikanızı kendiniz için ayıramıyorsanız, bence bazı şeyleri yeniden düşünmeniz gerekiyor.

Tıpkı diğer yazılarda da olduğu gibi, bu da bir üstten bakan bir eleştiri yazısı değil. Zaten ben de öyle çok okuduğunu ya da okuduğunu iyi anladığını iddia eden bir kimse değilim. Fakat bahaneyi bırakınca görülüyor ki okumaya zaman var. İnsan okudukça daha iyi kavradığı için insanın okudukça daha çok okuyası geliyor. Bir de okumanın bulaşıcı olduğunu gösteren araştırmalar da var; varlıklı insanların en iyi eğitimli olanlar değil, en çok okuyan insanlar olduğunu gösteren çalışmalar da; insanların sıra dışı şeyler yapmalarının sebebinin büyüdükleri ortam olduğunu anlatan çalışmalar da…

Okuyunca insan fark ediyor ki, hepsi var.

Bugün ülkemizde insanların hayatlarını iyileştiren ve kurtaran doktorları; günlük hayatta kullandığımız her şey için çalışan mühendisleri; adaleti sağlayan polis, avukat, hakim ve savcıları; insan yetiştiren öğretmenleri; doğru karar verip iyi iş yapan insanları; aydınları, sanatçıları; herkesi ama herkesi toplayınca hepi topu 393.705 kişi var. Bitlis’in, Rize’nin, Kastamonu’nun ya da Uşak’ın nüfusundan biraz fazla. İstanbul’da Anadolu Yakası’nda oturanlar bilir; Kadıköy’ün veya Ataşehir’in nüfusundan az. “Karşı’nın taksisi”yseniz de Fatih ve Kağıthane hep daha kalabalık.

Bugün sadece bu kadar kişi var.

Ben 393.706. kişiyi arıyorum.

 

Kaynakça ve Notlar:

1. Fotoğraflar: 1

2. “İllerin Aldığı, Verdiği Göç, Net Göç ve Net Göç Hızı, Genel Nüfus Sayımları – ADNKS”, Türkiye İstatistik Kurumu

3. “İstanbul İlçeleri Nüfusu”, Nufusu.com

4. “OECD”, Vikipedi

5. Selçuk Şirin, Twitter

6. “Skills Matter Turkey, OECD