Birkaç yıldır tavsiye konusunu düşünüyorum. Tavsiye, zannediyorum, vermesi ve alması bu kadar kolay olduğu halde, şu hayatta en çok dikkat edilmesi gereken şeylerden bir tanesi. O kadar ki, bir insanın hayatını vezir de, rezil de edebilir. Bu yüzden bugün üç farklı veçhesini konuşalım.

Tavsiyenin Kendisi

Tavsiye kelimesinin “öneri” ve “öğüt” gibi kelimelerle sınır komşuluğu var. Arapçadan geldiği yeri incelediğinizde “vesayet” ve “vasi” kelimelerini buluyorsunuz. Hangi kaynağa bakarsanız bakın karşınıza şu sonuç çıkıyor: Yol göstermek.

Tavsiye Vermek

Peki, yol nasıl gösterilir?

Bak arkadaşım, buradan gidersen buraya çıkar, şuradan gidersen de şöylesi bir şeyle karşılaşabilirsin.

Bunu diyebilmek için o yoldan en az bir kere geçmiş olmak gerekiyor. Veya o yollardan gidenlerle konuşmuş, gidenlerin yazıp çizdiklerini incelemiş olmak gerekiyor. Yani bir şekilde bilgi sahibi olman lazım ki, bunu söyleyebilesin.

Bilmeninse, benim bildiğim, üç katmanı var:

1. Gerçek bilme: Bu, en derinde olan. Ancak deneye deneye, deneyimle oluşan bir şey. Bunu yapınca sindirerek öğrenmiş oluyorsun.

2. Entelektüel olarak bilme: Bu, popüler kültür tarafından çok yukarıda tutulan bir şey. Ne ki, ilki kadar kesin bir bilme yöntemi değil. Entelektüel olarak bilme; okuyarak, izleyerek, dinleyerek veya konuşarak elde edilen bilgileri tanımlıyor.

3. Mantık yürüterek bilme: Bildiğin bir noktadan başlayıp, kendi mantık fakültelerinin ürettiği neden sonuç ilişkisine dayanarak kavrıyorsun. Binlerce sene önceki filozofların doğayı, toplumu ve kendilerini inceleyerek vardıkları sonuçların bir kısmı buradan geliyor.

Yukarıdaki 3 önermeye birer örnek verelim. Ülkemizde en popüler 2-3 şeyden bir tanesi futbol olduğu için oradan örnek verirsem daha çok kişiye hitap edebilir.

Pas vermek ve şut çekmek gibi konuları:

1. En az 20-25 yılını futbola adamış, yıllarca en üst düzeyde oynamış, her gün bunun için çalışmış, kasetler izlemiş, taktikleri uygulamış, binlerce şut çekmiş, on binlerce pas vermiş bir futbolcu mu daha iyi bilir?

2. Pas vermenin ve şut çekmenin nasıl olması gerektiğini 25 yıl çalışmış fakat bunu hiç uygulamamış insan mı daha iyi bilir?

3. Bir başka spor dalını profesyonel olarak icra ettiği için belirli bilgilere sahip olmuş olan ve bu bilgilere göre nasıl şut atılması gerektiğini size söyleyen bir kişi mi daha iyi bilir?

Dikkat ederseniz yıllarca ekranları başından futbol izlemiş insanları konuya dahil bile etmedim. Zira, aynı cümle içerisinde kullanmak bile bu yukarıdakilerin emeğine hakaret olur.

25 yıldır televizyondan ve/veya tribünden futbolla ilgili içerikleri izlemek ve taktikler, futbolcular, teknik adamlar, idareciler ve hakemler hakkında çok şey anlatabilir olmak demek; 30 bin kişinin önünde (sen sadece ayakkabını bağlarken, seni eleştirmeye yatkın 3 kişi seni izlediğinde elin ayağına dolaşıyor; 30.000 kişinin önünde işini yapmak diyorum), senin kadar profesyonel rakiplerin karşısında; vücudunda dolaşan yoğun adrenalin ve kortizolün (evet, kortizon değil:) ) analitik düşünce yeteneğini kullanmanı zorlaştırmasını, her bir eforda yırtılan kaslarının zorlanmasını, her bir darbede yanan canının acısını ve hayatında ölüm, kalım veya günlük sıkıntılara rağmen olabilecek en üst düzeyde mücadele etme çabasını bilmekle aynı şey değildir. (Şimdi rica ediyorum “onların işi bu, tabii yapacaklar” ve/veya “o kadar para alıyorlar, tabii yapacaklar” argümanlarını bir tarafa bırakalım. Elbette yapmaları beklenir fakat konu bu değil. Konu, oturduğun koltukta oturmaya devam ederek bunların ne demek olduğunu gerçekten bilemeyecek olduğun gerçeği.)

Keza, teorik olarak en iyi pas nasıl verilir biliyor olabilir, hatta bununla birlikte anatomi ve fizik gibi konuları da hatmetmiş olabilirsin; fakat o durumu yaşamadığın sürece bir şeyler her zaman havada kalacaktır. Çünkü teori ve pratik birbirinden farklı şeyler. Yine başka spor dallarında profesyonel olmak, futbol konusunda da ancak mantık yürütmeni sağlar. Bir futbolcu kadar bilemezsin.

Ağrı’ya, oraya defalarca tırmanmış adamla mı çıkmak istersin, yoksa başa gelebilecek olası tehlikeleri çalışmış bir adamla mı?

Örnek farklı, fakat mantık hep aynı.

Yol gösteren kişiyi seçme şansım varsa -ki var; yol hakkında hikayeler duymuş veya yolu iyice çalışmış bir insanla yola çıkmak yerine, daha önce o yoldan defalarca gitmiş bir kişiyle yola çıkmayı elbette tercih ederim.

Şimdi; bilmek ve bildiğini anlatabilmek farklı şeyler.

Kişinin empati yeteneğiyle, iletişim ve anlatma becerileri gelişmişse; kendi bilgileri benim gerçeklerimle örtüşebiliyorsa; durumları bana göre değerlendirebiliyor, olayları mümkün olduğunca benim gözümden görebiliyor ve konuları benim seviyeme göre anlatabiliyorsa bilgisi çok daha değerli oluyor.

Bu konuda da şöyle bir örnek verebilirim: Yaptığı işte harikalar yaratmış, sonra üniversitede ders vermeye başlamış ve/veya televizyonda bu konuda konuşmaya başlamış fakat sosyal becerilerinin üzerinde çalışması gereken insanlar.

Bütün bunlardan sonra tavsiyenin bugün bahsedeceğim son veçhesine gelebilirim.

Tavsiye Almak

Buraya kadar anlatılanların iki cümlelik özeti:

Tavsiye, yol göstermek demek.

Tavsiye verenin söylediğini ne kadar bildiği ve bizim halimizden ne kadar anladığı çok önemli.

Fakat bildiğiniz gibi gerçek hayat böyle bir yer değil.

Bir insan, genellikle, bir laf söylerken bu yukarıda söylediğim süreçleri hesaplayarak konuşmaz. Hemen hiçbirimiz; “dur bir saniye, şimdi benim bu bilgilerim var. Karşımdaki kişinin de böylesi bir durumu var. O halde onu şöylesi bir şekilde aktarırsam, ona şu şekilde katkı sağlar” gibi bir matematiksel denklemle ağzımızı açmıyoruz. Bu şekilde konuşan veya en azından konuşmaya özen gösteren elbette daha değerli oluyor. Ne ki, biri bir şey söylediği zaman, bu sözleri, bütün bu yukarıda anlattıklarımı hesaba katmadan sarf etmiş olabileceğini göz önünde bulundurmanın; kişinin kendi selameti açısından daha faydalı olduğunu gözlemliyorum.

Bir şeyi bu bakış açısıyla dinleyebilmek için, kişinin kendisini iyice bilmesi gerekiyor. Ancak o zaman bu söylenilenin sana uygun olup olmadığını anlıyorsun. Televizyonda gördüğün, Internet’te karşılaştığın, kitabını okuduğun bir “bilirkişi” bir konuda kelam ettiği zaman, bunu sana söyleyip söylemediğinden emin olman gerekiyor.

Örneğin, beslenme konusu konuşulurken pek çok “bilirkişi” günde sık sık ve az yemek yemeyi öğütler. Fakat bu her durumda geçerli bir bilgi değil. Sık yemek yediğinde, sindirim sistemin daha çok çalışır. Bu yüzden vücudun daha çok enerji harcar. Bu yüzden, daha çok enerji gerekir. Bu yüzden 6 öğünde aldığın besin değerini 2 öğünde aldığın durumlarda kendini gün boyu daha enerjik hissedersin. Zira sana daha çok enerji kalır. Aynı şekilde, sebze ve meyve gibi besinler daha kolay sindirilirken, kırmızı et daha zor sindirilir. Dolayısıyla vücut daha çok enerji harcar. Bu yüzden 8 saate varan uyku sürelerine ihtiyacın olabilir. “Olabilir” diyorum çünkü belki de sen, 7 milyar insanın sadece çok küçük bir kısmında olan genetik bir farklılığa sahipsin ve ne yersen ye, ne yaparsan yap 6 saatlik uyku sana yetiyor.

Şimdi bu söylediklerimden “et yemeyelim o zaman” gibi bir düşünce akla gelebilir. Bu da duruma göre değişen bir şey. Eğer Türkiye’de yaşıyor ve vücut geliştirmeyle ilgileniyorsan; maliyet/fayda/bulunabilirlik/pratiklik oranında bulabileceğin en kolay kaynak tavuk göğüs ve yumurta. Durumun el veriyorsa yağsız kırmızı et de iyidir. Hoş, ketojenik diyet yapıyorsan yağlı yemen gerekiyor. Yalnızca bunlarla besleneceksen kolesterol, ürik asit ve diğer değerlerine dikkat etmen lazım.

Yok ben etle ilgilenmiyorum diyorsan da vejetaryen veya vegan beslenmen lazım fakat orada da eksik kalan vitaminler var. Bunları yapay olarak alman gerekiyor, yoksa uzun vadede sorun yaşıyorsun. Bir de bitkisel proteinin en yüksek olduğu gıdalar bildiğim kadarıyla Türkiye’de yok. Olanlar çok pahalı olduğu için genellikle sürdürülebilir değil. Bir de meyveden gelen şekere dikkat etmen gerekiyor.

O zaman spor yapmıyorsak et yemeyelim mi? Bu da değil. Tek bir reçete yok. Tavsiyeyi kendine göre alman, kendi gerçeklerine göre değerlendirmen gerekiyor.

Bir önceki maddede olduğu gibi; örnekler farklı, mantık aynı.

Özü şu; tavsiye veren bir laf eder: “Su 100 derecede kaynar.” Fakat bu durum her koşulda geçerli değildir. Suyun kaynama derecesi suyun ne kadar saf olduğuna, kaynattığın kabın ağzının açık olup olmadığına ve suyu kaynattığın yerin rakımına göre değişir. Bunlara göre su 95, 102 veya başka bir derecede kaynayabilir.

O halde bir tavsiye alırken, bu tavsiyenin sana uygun olup olmadığından emin olman gerekiyor.

Çok sevdiğim Jim Rohn’un zamanında söylediği gibi:

Her gün, zihninin kapısında nöbet tut“makta fayda var.

İnsanlar konuşur. Senin zihin kapından neyin girip neyin girmeyeceği senin sorumluluğun.

Ateşin 3 derece oynadığı zaman ayılıp bayılıyorsun. Gün olur, konu değişir; o yukarıda söylediğim aradaki 7 derece seni yakabilir.