13.03.2017 – 11:19

Bütün bir hafta, bir sonraki hafta neler yazacağımı aklımda evirip çevirdim. Böyle yapmazsam, bilgisayarın başına oturduğumda yazmakta zorlanacağımı öğrenmiştim. Bu yüzden konuyu ve örnekleri belirlemiş, sonucu yazının akışına göre şekillendirmeye karar vermiştim. Dün bir arkadaşımla konuşurken bugün tam bir yıl olduğunu fark ettim. Bütün bir hafta düşündüklerim bir rafa kalktı. Çünkü bugün son 1 yılda öğrendiklerimi anlatacağım.

Rakamlar

Aldığım geri bildirimlerden öğrendim ki, bazı okuyucularım istatistikleri seviyorlar. Bu yüzden 1-2 rakamla başlayalım. Bu kısmı övünerek değil, bilakis utanarak söylüyorum. Zira çok daha iyi olabilirdi.

13 Mart 2016 – 13 Mart 2017 arasında:

  • 14.398 kişi; 19.932 defa gelmiş, 37.998 sayfa gezmişler.
  • Ortalama olarak 2 dakika 22 saniye blogda kalmışlar.
  • Bazen ayda 4, bazen 12 yazı yazmış olsam da; 52 haftada toplamda 65 yazı yazmışım. Bu da hafta başına 1.25 yazı ediyor.
  • Bu yazı hariç 76.609 kelime yazmışım. Amazon.com’da satılan kitapların ortalama uzunluğu 64.000 kelime. “Hayvan Çiftliği” romanı 29.966, “Tom Sawyer’ın Maceraları” 70.570, “Savaş ve Barış” 544.406 kelimeymiş.

Şimdi dilerseniz blog yazdığım son 1 yılda neler öğrendiğime geçelim.

1. Blog yazmak insan kendini daha iyi tanımasını sağlıyor.

Hepimiz kendimizi tanıdığımızı iddia etsek de, kim olduğumuz sorulduğunda hemen herkes adı, yaşı ve ne iş yaptığıyla cevap veriyor. Ne ki, bunlar aslında kim olduğumuzu anlatmıyor. “İnsanlar isimleriyle müsemma olur” derler fakat baktığınızda aynı isimde olup farklı karakterlerde olan pek çok insana rastlıyorsunuz. Dolayısıyla isminiz, seslendirildiğinde oluşan frekans ve bu frekansın etkisi bir yana, aslında sadece aileniz tarafından verilmiş bir kelime. Yaş ve iş de insanın kim olduğunu anlatmaya yeterli değil. Fakat yazmak aslında kim olduğunuzu öğrenmenize yarayan bir uğraş. Nelerden hoşlanırsınız, nelere güler, nelere hüzünlenirsiniz (dikkat ederseniz “ağlamak” demedim zira bu topraklarda -hele ki Çukurova’nın yağız delikanlıları olarak bizler- ağlamayız :)), neler içinizi kıpırdatır, neler buz gibi yapar daha iyi anlıyorsunuz. Dolayısıyla yazmak kim olduğunuzu ve şu hayatta neler yapmak istediğinizi belirlemenize yardımcı olan bir süreç haline geliyor.

Evet albenisi var ama belki İstanbul sizi çok yoruyor? Belki bir sahil kasabasında kafe açmak o kadar da iyi bir fikir değil? Belki de aslında yurt dışına gitmek istemiyorsunuz? Ya da belki de vatanınıza dönünce o kadar da mutlu olmayacaksınız? Kim bilir? Bu soruların cevapları herkes için değişiyor. İnsan bir durup düşünmedikçe bunların farkına varmıyor. İşte yazmak buna imkan veriyor. Yazdıklarını yayınlama cesaret edebilmek bile insanın kendisiyle ilgili önemli bir ipucu oluyor. Bu yüzden yazmanızı tavsiye ederim.

2. Eleştiriden çekinmeyin, ne yaparsanız yapın, insanlar konuşurlar.

Yazdıkları yayınlama kararı dedik, buradan devam edelim. Kendinizi insanların önüne çıkardığınızda, sizden haberi olan fakat sizi aslında tanımayan pek çok insan hakkınızda konuşmaya başlıyor. Aristo’nun şöyle bir sözü var: “Eleştiriyi önlemek için hiçbir şey söyleme, hiçbir şey yapma, hiçbir şey olma.” Bu da tabiatıyla imkansız bir durum. Yazdığınız zaman da insanlar konuşacaklar. Pek azı size, pek çoğu da farkında olmadan egosuna değer verdiği için bildiklerince anlatacaklar. Biri tarzınızı beğenmeyecek, diğeri anlattığınız konuları… Beriki yaptığınız yazım yanlışlarını ya da yazdıklarınız hakkındaki fikirlerini söylerken takındıkları tavırla sizi yoracaklar. Çünkü bir bakacaksınız ki bu tür yorucu tavırdaki insanlar okulda yazdıkları hariç hayatında hiçbir şey yazmamış. Fakat öyle bir edayla söylüyor ki zannediyorsun Altın Dolmakalem ödülü sahibi usta bir yazar. Bu arada böyle bir ödül yok, varsa da ben bilmiyorum mamafih bakmaya da üşendim. Fakat siz konuyu anladınız.

Yine de bundan çekinip başlamamazlık etmeyin. Kelimenin tam anlamıyla böylesi insanlara 1000’de bir rastlayacaksınız. Bu da başlamamak için bahane değil. Nedenini bir sonraki maddede anlatayım.

3. Yazdıklarınızdan yararlananlar olabilir, esirgemeyin.

Anlattığınız konuları bilmeyen ve bundan yararlanan insanlar olabilir. Bu insanların bazıları size olumlu bir mesaj gönderdiklerinde anlattığınız mutluluk hissini tarif edemem. Hayır, bir saniye, edebilirim: Hiç ağır yük taşıyan ya da karşıdan karşıya geçmekte zorlanan birisine yardım ettiniz mi? Ya da bir şekilde bir iyiliğinizin dokunduğu birisi oldu mu? O anlarda size dönüp içtenlikle teşekkür ettiğinde hissettiğiniz duyguyu hatırlıyor musunuz? Hah, işte bu duygu, o duygu. Seratonin, oksitosin gibi şeylere girip büyüyü bozmayayım fakat güzel bir his.

İlla bildiklerinizi anlatmak zorunda da değilsiniz. Belki de sadece içinizden geleni yazıyorsunuzdur? Olabilir, bunun da okuyucusu var. Bunu okuyarak zamanını geçirmek isteyen, mutlu olan insanlar var. Herkesin bakış açısı kendisine özel ve farklıdır. Bu yüzden sizin bakış açınızla yazdıklarınızı okumaktan hoşlanacak binlerce insan olabilir.

4. Blog yazmak bir konudaki uzmanlığınızı gösterebilir.

Çalışanlar iş olmadığından, iş sahipleri de istedikleri gibi kişileri bulamadıklarından yakınıyorlar fakat insanların sürüden ayrılmak için farklı bir şey yaptığını görmüyorum. Uzmanlık alanınızda yazdığınız zaman diğerlerinden farklı bir şey yapmaya başlıyorsunuz. İnsanlar duydukça “aa bu işi o iyi bilir” diyerek size gelmeye başlıyorlar. Haftada ortalama 2 yazı bile yazmamış bir insan olarak ben bile son bir yılda “ya sen bu işleri biliyorsun, beraber bir şeyler mi yapsak?” lafını kaç kere duyduğumu hatırlamıyorum. Bu yüzden iş arıyor ve/veya birikiminizin altında olan koşullarda çalıştığınızı düşünüyorsanız yazın; ne bildiğinizi bilsinler. Bir işverenseniz, yine yazın; nasıl bir işletme olduğunuzu ve ne aradığınızı bilsinler.

5. İyi bir anlatıcı olmak güç verir ama…

İstediğimiz kadar oluşturduğumuz sistemlerle, kurduğumuz uygarlıklarla, Mars’a adam göndermekle ya da vebayı tedavi edebilmekle övünelim -ki bunlar harika şeyler fakat hala 70.000 yıl önceki atalarımızla bir konuda aynıyız. 70.000 yıl önce ateşin başına toplanmış insanlara en güzel hikayeyi anlatabilen adamın etkisi neyse, bugün de hala aynı. Hala iyi hikayeleri ağzımız açık dinliyoruz. Örnek mi? Dünyanın en iyi hikaye anlatan ülkesi; Amerika. Ya da ülkeleri yönetenler ve en çok tercih edilen markalar; hepsinin anlattığı bir hikaye var ve bunu ne kadar iyi yaparlarsa o kadar güçlüler. Sosyal ortamda en saygı duyulan kişiler alfa hanımkızlarımız ve yiğidolarımız olabilir fakat yanlarında olmaktan en hoşlandığımız kişiler en iyi hikaye anlatıcılarıdır. Üstelik hikayenin konusu da önemli değildir. Bu hikaye muhasebeyle ilgili de olabilir, spiritüel konularla da.

İyi bir anlatıcı olmak güç verir ama bunun için iyi bir iletişimci olmanız gerekir. Bunun için de üç şey gerekiyor. Çok okumak, çok dinlemek ve çok yazmak. Bildiğiniz gibi okumak bilgi verirken, dinlemek anlamayı sağlıyor. Yazıya gelince… Mimik, jest ve ses tonu olmadığı için yazılı iletişimin en zor iletişim yolu olarak kabul ediliyor. Bu yüzden yazıyla bile iyi iletişim kurabiliyorsanız diğerlerinde çok daha iyi oluyorsunuz. Bunun yolu da bir sonraki maddeden geçiyor.

6. Hemen olmayacak, moralinizi bozmayın.

Neden satın alırız?” bu blogda yayınladığım ilk yazımdı. 3 hafta boyunca, haftanın her günü, günde 5 saat ortalamayla yazmıştım. Öyleyse 1000 civarı kelimelik o yazıyı aşağı yukarı 100 saatte yazmıştım. Yazıya başlarken özellikle saat ve tarihi belirtmiştim. Şu an saat 12:49. O halde 90 dakika geçmiş. Arada 15 dakika başka işler yaptığımı da hesaba katarsak 75 dakikadır yazıyorum ve şu anda tam olarak 1022. kelimedeyiz. Demem o ki, yazdıkça gelişiyor. Önemli olan kelime sayısı değil, işlevi diyebilirsiniz. Çok haklısınız. Fakat bu yazının istediğim işlevde olması değil 10, 4 saati geçmeyecektir.

7. Yazmak yetmez, duyurmak da lazım.

1988 yılında Paulo Coelho adlı bir yazar Simyacı’yı adında bir kitap yazar. Yazımı iki hafta sürse de başarıya ulaşması daha çok zaman alır. Çünkü yayıncı bu isimdeki bir kitabın asla başarılı olamayacağını düşünüp 900 adet basmıştır. Daha sonra bir başka yayınevi kitabı yeniden basmaya karar verir. İkinci baskıdan aylar sonra kitaba denk gelen Amerikalı bir turist kitabı çok beğenip kendi ülkesinden bir yayıncı bularak Coelho’ya yardım etmeye karar verir. Kitap İngilizce basılır ve büyük ses getirir. Coelho pazarlama aktivitelerine başlayıp yollara düşer. Bulgaristan, Makedonya, Slovenya derken gezmediği ülke kalmaz. Simyacı romanı 80 dile çevrilir, 65 milyon kopyadan fazla satar ve 300 hafta boyunca New York Times’ın en çok satanlar listesinde kalır.

Sizi bilmem ama ben Coelho değilim ve böylesi beklentilerim yok. Fakat yine de bildiğim tek bir şey var: Dünyanın en iyi köftesini de yapsanız, bunu duyurmazsanız bunu sadece siz, aileniz ve civardaki esnaf bilir. Bugün, bu kadar gürültünün olduğu bir ortamda, dünyanın en iyi köftecisi de olsanız pazarlama aktiviteleriyle kendinizi tanıtmazsanız maalesef yok oluyorsunuz. Bu hoşuma gitmiyor fakat gerçekler bu şekilde. Hatta öyle bir hal aldı ki, bir şeyi ne kadar iyi yaptığınız değil, ne kadar iyi duyurduğunuz önemli olmaya başlıyor. Bu yüzden yazdıklarınızı Instagram, Snapchat, Facebook, Twitter, Youtube, Linkedin ve Medium.com’da duyurmanız gerekiyor.

Ben bunu genellikle layığıyla yapmıyorum. Yaptığım zamanlarda okuyucu sayıları artmaya başlıyor, ilgilenmediğim an tekrar düşüyor. Dolayısıyla bu süreklilik gerektiren ve zaman isteyen bir süreç. Geçtiğimiz yıl blog yazmayı öğrendim, bu yılsa duyurma kısmıyla ilgileneceğim. Bakalım neler olacaktı? Hep birlikte göreceğiz.

Uzun lafın kısası, işiniz ya da hayatta yapmak istedikleriniz ne olursa olsun; lütfen yazın. Başladıktan bir süre sonra bana teşekkür etmeyi unutmayın ki mutluluk hormonları sayesinde midemden Rio Karnavalı geçsin. Şimdi seratonin, oksitosin gibi şeylere girip büyüyü bozmayayım fakat güzel bir his.

Ben sadece yazıyorum fakat benzini koyan sizlersiniz. Bir yılda gelen, okuyan, paylaşan, öyle veya böyle uyaran veya fikrini belirten herkese teşekkür ederim.

Saat: 13:59

Kaynakça ve notlar:

1. Fotoğraflar: 1

2. Site Trafik Değerleri, Google Analytcis

3. “Average Book Length: Guess How Many Words Are In A Novel”, The Huffington Post

4. “15 Things You Might Not Know About The Alchemist”, Mental Floss