18 yaşına geldiğimde bir şey olacak, bir şey değişecek zannediyordum. Keza 24 de öyleydi. Nedense bir farklı görünüyordu bana.

Boyum 1.80 olsun daha çok sayı atarım diye düşünüyordum. Kısa ya şimdi, ondan hep… Şu spor ayakkabıyı alayım, daha iyi oynarım. Ayağı koruyormuş, sıçramaya da yardım ediyormuş…

Bu duygu iş yaşamında da devam etti: Ofisim yok diye işler iyi değil. Mac bilgisayar alırsam işler çoğalır -ki tamam bu biraz doğruymuş. Master yaparsam kariyerim gelişir. Şimdi sektörde yeniyim, bu konuda diploma da yok ya ondan hep…

Ne ki, zaman geçtikçe ve bu dediklerime sahip oldukça işin veya hayatın istediğim gibi olmamasının sebebinin dışsal faktörler olmadığını fark etmeye başladım. Örneğin Amerika Basketbol Ligi’nin altını üstüne getiren benden kısa bir oyuncu vardı. Hoş, ilk gördüğümde “Afrika kökenli ya, fazladan kasları var, o yüzden” demiştim. Fakat neyin eksik olduğunu düşündüysem onlara sahip olmadan da bu şeyi yapabileceğini gösteren örneklerle karşılaştıkça üzerinde düşünmeye başladım. Düşündükçe yeni örnekler gördüm. Bakış açım yavaş yavaş değişti.

Şöyle bir laf var: “Bir olaya bakma yolunuzu değiştirirseniz, olayın kendisi de değişir.” Başka bir deyişle; bakış açısını değiştirdiğinizde gördüğünüz şeyi farklı şekilde görebiliyorsunuz. Olay aynı olay, fakat şimdi farklı görünüyor.

Gelin, iş yaşamından örnek verelim.

Pek çok insan kendi işini yapamamasının bahanesi olarak büyük miktarda paraya sahip olmadığını söyler. Fakat -özellikle bugünlerde- işin aslı pek böyle değildir. İş fikriniz ne olursa olsun elinizdeki imkanlarla bu fikri uygulamaya başlayabilir ve sonrasında satış yaparak veya başkasının parasını kullanarak işi büyütebilirsiniz. Başkasının parası derken kasttettiğim beş şey var:

Hibeler: KOSGEB, Tübitak, bakanlıklar, Avrupa Birliği ya da Dünya Bankası fonları.

Melek yatırımcılar: Kendi cebindeki parayla girişimcilere destek olan bireyler. Genellikle 25.000-100.000 arasındaki başlangıç maliyetini öder ve karşılığında firmanın bir kısmını satın alırlar.

Banka kredileri: Ne yaptığınızı bilmiyorsanız pek tavsiye etmem.

Girişim yarışmalarına katılıp derece yaptığınızda gelen para: Çok büyük bir miktar değil fakat “1”, “0”dan büyük bir değerdir.

3F: “Friends, fools and family” veya Türkçe mealiyle “arkadaşlar, aptallar ve aile”. Tahmin ettiğiniz gibi aile ve arkadaşlar derken, çevrenizden size destek olabilecek insanları kastediyorlar. Yanılmıyorsam Google topladığı ilk parayı bu şekilde elde etmişti. “Aptallar” derkense o sektörü bilmeyen ve/veya daha önce yatırım yapmamış fakat bu oyuna dahil olmak isteyen insanları kastediyorlar. Bu konudaki örnek ise Onedio.com. Geldiği noktayı gördüğünüzde CEO’larının tabiriyle “pek de aptal değillermiş, verdikleri parayı çıkarttılar“.

Yatırım firmaları: İşleri, iş planı ve/veya şirket inceleyip, girişimci değerlendirmek olan ve çok büyük yatırımlar yapan firmalar. Yanılmıyorsam Mac Spor Tesisleri böyle kurulmuştu.

Demem o ki; iş yapmak için büyük para olması gerekmiyor. Olay kişide bitiyor. Sen gerekli özelliklere sahip misin? Detaylı analizler yapıp gireceğin sektörü iyice öğrendin mi? Elindeki imkanlar her neyse onları kullanarak başladın mı? Yılmadan, bıkmadan çalışıyor musun? Her düştüğünde geri kalkacak içsel motivasyonun var mı? Çalışan bir ön model yaptın mı? Bunlardan haber ver.

Peki neden “ya şu da olsa yaparım” diye düşünüyoruz?

Bir sebebi kendimize güvenmiyor oluşumuz. Kendimizi eksik hissediyoruz, bu yüzden özgüvenimiz düşük. Bunun nedeninin küçük bir kısmı genetik faktörler fakat önemli bir bölümü büyüdüğümüz ortam ve büyütülme şekli. Büyürken sürekli olarak pozitif motivasyonla, sorumluluk duygusuyla ve gayret etmeden bir şeylere sahip olamayacağımızı sindirerek öğrenmemiz gerekiyor. Bununla birlikte çevremizdeki insanlar her başarısızlığın faturasını bir başkasına kesiyorsa biz de olayları böyle görmeye başlıyoruz. Bir nevi “öğrenilmiş çaresizlik” durumu oluşuyor.

Bugüne kadar hayatı bu şekilde görmüş olabilirsiniz fakat artık olayları gözlemlediğimiz yeri değiştirmemiz gerekiyor:

Ekonomik durum bu, ülkenin durumu bu, elimdeki imkanlar böyle, gitmek istediğim yerse şurası. Şimdi buraya nasıl gidebilirim?

Yapamam” diye kestirip atmak yerine “nasıl yapabilirim?” sorusunu kullanmak altın değerinde.

Hemen küçük bir örnek:

Bir “sinek küçük, mide bulandırır” durumundan ötürü sol elimin işaret parmağını kullanamıyorum. Geçen hafta da zorlanıyordum fakat haftanın yazısını bilgisayarda yazdığım için durumu kötüledi. Önce bu hafta yazmamaya karar verdim. Sadece bülten grubuna “sağlıksal nedenlerden dolayı bu hafta yazamıyorum, kusura bakmayın” diyecektim. Sonra aklıma geldi; düşüncelerimi toparlamak için bazen yazılarımı kağıt kalem kullanarak yazar, sonra bilgisayarda düzenleyip yayınlarım. Bu sefer bilgisayarda yazamıyorum. Peki nasıl yapabilirim? Defterde yazabilirim ne de olsa sağlakım, sorun olmaz. Sonra yazdıklarımın fotoğrafını çekip blogda paylaşabilirim. Ama el yazım çok kötü? E dikkat ederek yazarım, olmazsa temize çekerim.

Sabah iki lokma bir şeyler atıştırıp defteri, kalemi ve çayımı alıp balkona çıktım. Yazmaya odaklanıp başlayacağım, tükenmez kalem tükendi. Hayda! İki hafta oldu alalı! Sürekli yazmaktan tüketmişim. Kalkıp içeri girdim, baktım diğer tükenmezler de tükenmişler. Kurşun kalem buldum. Yazmaya başladım. Ucu köreldi, açacak bulup sivrilttim ve devam ettim. İlk versiyon olduğu için yazının her tarafı çizik dolu, bu yüzden şu anda dördüncü sayfadayım ve fakat yine de yazıyorum. Ofise geçerken tükenmez kalem alıp ofiste temize çekerim. O zaman daha kısa olacaktır. Sonra fotoğraflarını çekip, blog’da paylaşırım. Bülten grubumuz için küçük bir açıklama yazısı yazıp, onu da fotoğrafını paylaşırım. Hatta 1 dakika! Daha iyisi: Telefonun mikrofon özelliğini kullanarak defter kalemle yazdıklarımı telefona okurum, kendisi yazar, hataları düzelttikten sonra blog’da paylaşırım? Oldu bu iş!

Mülakatları yapıyorum fakat henüz birini bulamadım. O olsa bilgisayara geçirirdi. Şimdi yaz bakalım, iş başa düştü! İyi de, kurşun kalemin kağıdı çizmesinden kaynaklanan sesten ifrit olmak bir yana, yazdığım yazıyı tekrar temize çekip yazmak büyük zaman kaybı! Gün içinde yapılacak çok işler var, ben bugün yazı yazamam, yapamam” demek yerine “nasıl yaparım?” dedim ve bu hafta da sözümü tutup yazdım.

Örnek, bir iş kurmanın yanında belki küçük geliyordur. Fakat demeye çalıştığım şu: Bugünden elindekiyle bir şeyleri yapmaya çalışmaz ve imkanları verimli kullanma kasını geliştirmezsen, yarın ihtiyacın olduğunu söylediğin şeylere sahip olunca onları nasıl verimli kullanacaksın? Bugünki ihmalin yarın mutlu olmak için hep daha fazlasına ihtiyacın olduğunu düşünmene sebep olmayacak mı?

Bu bir yana, bir de bilgisayar ve telefon çevremdeyken gün olur bir yazı 8 saatimi alır. Şimdi baktım da daha 1,5 saat olmamış! Demek ki eldeki imkanları kullanmanın beklemediğimiz yararları da olabiliyormuş. Elbette, beklenmeyen zararları da olabilir. Fakat benim durumumda şu an için yok.

Madem böyle zaman kazandım; en iyisi ben bir çay daha alıp serin havada içimi ısıtayım. Hem güneş de üzerime gelmeye başladı, bir şeyler de okuyup tadını çıkartayım.

Bu arada siz de yapmak istediğinizi söylediğiniz şeyleri elinizdeki avucunuzdakiyle bir an önce hayata geçirmeye başlayın, olmaz mı?

Hem de bal gibi, şeker gibi olur!

Haftaya görüşmek üzere 🙂