Sahiden soruyorum. Öyle ikincil anlamlarını da değil, somut kısmından bahsediyorum; nedir ev, hiç düşündünüz mü?

Geçtiğimiz seneye kadar ben hiç düşünmemiştim. Bu yüzden evde gereksiz yer kaplayan şeylere sahip olmam bir tesadüf değildi. Eşya ve mutluluk ilişkisi üzerine yapılan araştırmaları okurken dikkatimi çekti ki evin ne olduğunun iyice farkında olmadan bir insanın tam anlamıyla mutlu, sağlıklı veya varlıklı olabilmesi pek mümkün değil. O halde gelin bakalım ev neymiş.

Türk Dil Kurumu’nun sözlüğü, bu kastettiğim “dört duvar” anlamı için iki açıklama yapmış:

  1. Yalnız bir ailenin oturabileceği biçimde yapılmış yapı.
  2. Bir kimsenin veya ailenin içinde yaşadığı yer, konut, hane.

Öyleyse ev insanların yaşaması için yapılan bir yermiş. Madem öyle soruyorum: Neden ferah ferah yaşamak varken evlerimiz yıllardır kullanmadığımız eşyalarla, giysilerle, kitaplarla ve ıvır zıvırla ağzına kadar dolu? Üstelik, bütün bu fazlalığı istiflemek için alınan bir sürü dolap ve o dolapların kokusu, bakımı, temizliğiyle uğraşmak da var. Bir yerlerde bir mantık hatası var gibi: Bir yandan ihtiyacımız olmayanı almaya devam ediyor, diğer yandan da biriktiriyoruz. Bu yüzden evlerimize sığamıyoruz. Daha büyük bir yere taşındığımızda da hiçbir şey değişmiyor: Bir süre sonra orası da bir sürü çöple doluyor. Hele bir de evin en özenilen, en pahallı eşyalarının konulduğu ve bazı evlerde sadece misafir geldiği zaman kullanılan salon var ki! En sosyal kelebek insana bile salonluk misafir ayda 10 kere geliyor mu bilemiyorum (ayın üçte biri kadar bir süre) ama örnek bu ya, biz adeta bir konsolos olduğumuzu ve her ay, ayda 10 misafiri salonda ağırladığımızı varsayalım. Bu durumda bile yılın 8 (sekiz) ayında o oda kullanılmıyor. Bu konuda daha da bir şey söylemek istemiyorum.

Bununla birlikte, bu kabına sığamama durumu sadece bize özel değil. Örneğin Amerika’da insanlar eşyalarını evlerine sığdıramadığı için depo kiralıyorlar. Bu amaç için kiralanan depo alanı 2.2 milyar fit kareyi (yanılmıyorsam bizdeki ölçüyle 204 milyon metrekareyi) geçmiş. Boşuna harcanmış kocaman bir alan… Oysa bunun yerine binlerce alışveriş merkezi yapılabilirdi.

Tabii insanlar böyle çılgınlar gibi tüketince bilimadamları 90’lı yıllarda bu konuyu daha çok araştırmaya başladı. Öyle ki bir kaç dakikada siz de eşya-mutluluk ilişkisini izah eden pek çok bilimsel çalışmaya ulaşabilirsiniz. Örneğin Cornell Üniversitesi’nden Dr. Thomas Gilovich’in araştırmaları da bunlardan biri. Yirmi yıldan uzun bir süredir para ve mutluluk arasındaki ilişkiyi araştıran Gilovich’in söylediğine göre; televizyon, çanta, telefon veya koltuk gibi bir nesne satın aldığımızda önce mutlu oluyoruz fakat bu mutluluk hissi zamanla yok oluyor. Bunun yerine tatil veya bir beceri kazanmaya yönelik kurslar gibi deneyimlere para harcamak çok daha fazla mutluluk veriyor çünkü a) benzer kafa yapılarında olan insanlarla bir arada olmak mutluluk hormonlarını salgılatır, b) böylesi aktiviteler daha sonra hikayeler olarak anlatılır. Plazalarda yaşasak da 200.000 yıl öncesine dayanan toplaşıp hikaye anlatmak ve bunlardan mutlu olmak “geni”miz hala oralarda bir yerde duruyor. (Biz Türkiye’de bunu en iyi fıkralardan biliyoruz. Fıkranın sonunu bilsek bile iyi anlatan birine denk geldiğimizde keyifle dinliyoruz, öyle değil mi?) Üstelik bu deneyimlerde stresli olaylar yaşadığımızda bile yıllar sonra mutluluk etkisi devam ediyor çünkü geriye dönüp baktığımızda genellikle komik anılar olarak hatırlıyor ve anlatıyoruz.

Yine bazı başka araştırmalar da daha çok eşyaya sahip oldukça daha mutsuz olduğumuzu belirlemiş. Nasıl mutsuz olmayasın? Daha çok eşya insana daha az yer demek. Aynı zamanda daha çok toz ve dağınıklık demek. Daha büyük ev için daha büyük bütçe ve daha çok fatura tutarı ve dolayısıyla daha çok çalışmak demek. Hiçbir zaman kullanmadığımız bir şeyi alıp boşu boşuna doğayı yok etmek demek. Üstelik, bir de israf demek.

İşte bütün bunlar yüzünden her geçen gün dünyanın her yerinden binlerce insan evin aslında neye yaradığını hatırlıyor ve eşyalarını yeniden düzenliyor. Kullanmadıklarını satıyor veya ihtiyaç sahiplerine veriyorlar. Bu konuda daha kararlı olanlarsa sadece eşyalar konusunda değil, bütün hayatlarını tamamen sadeleştirmeye gidiyor. Minimalist yaşam tarzı olarak bilinen bu durum ilginizi çektiyse yararlanabileceğiniz yüzlerce kaynak var. Örneğin burada Türkçe altyazılı bir TED videosu var, şurada ve orada da İngilizce TEDx videoları mevcut. Videolardan birinde göreceğiniz iki kişi kariyer peşinde koşarken 6 haneli maaşlarıyla nasıl mutsuz olabildiklerini anlamaya çalışıyorlardı. Bu akımla tanışınca çalıştıkları yerden ayrılıp kendi işlerini kurdular. Bugün The Minimalist adlı bloglarında yazıyorlar. Tabii bu konulara girip de Leo Babauta ve blogu Zen Habits‘ten bahsetmemek olmaz. Bu blog, benimkinden de beter olarak, resim, menü veya sitenin güvenliği için arkada çalışan bir program gibi hiçbir şey kullanmıyor. Fakat dünyanın en çok okunan bloglarından biri.

İşlerinden ayrılanlar, dünyayı gezenler, sevdikleri konulara zaman ayırıp bunlardan para kazananlar… Böyle pek çok örnek verebilirim. Bu insanların bir kısmı işe evlerini düzenleyerek başladılar. O halde ben de size soruyorum:

Ev nedir sizin için?
Mutlu ve ferah yaşadığınız bir yer mi yoksa sandık odasından hallice bir alan mı?

Eğer seçiminiz ferahlık ve mutluluksa size basit ve hızlı bir çözüm önerebilirim. Bu konuda yazılanları taradıktan sonra kendi bilgi ve deneyimlerimden öğrendiklerimi de üzerine koyup evdeki fazlalıklardan kurtulmanın hızlı ve kolay yolunu yazdım. Bir gün içerisinde yaptıklarınızla bütün bir yılı değiştirmenin yolunu burada bulabilirsiniz.