Evde bir odadan diğerine gidiyorum. Yerde bir kağıt gördüm. Onu yerden alıp atmam lazım; sonra birikiyor. Alabilirdim. Gücüm vardı. Almadım.

Apartmanın kapısından çıkıyorum. Arkamda benden sonra çıkacaklar var. Geçerken kapıyı tutayım ki yüzlerine kapanmasın. Gönüllü kapıcılık yapacak kadar uzun tutmama da gerek yok, bu kadarını yapabilirim. Kapıyı tutmadım.

Bir restorana gidip yemek yedim. Garsona bahşiş vermek lazım. Adisyonda özellikle “yemeği masana getirme hizmeti hesaba dahildir” ibaresi yoksa; dışarıda yemek yeme işinin kuralı bu. Ortalaması da %10. Hesap 10 TL’yse 1 TL, Hesap 200 TL’yse 20 TL. Çok beğendiysen %15’e çıkar, beğenmediysen %5’e inersin. Bu iş böyle. Yemek 20 TL tuttu. Demek ki 2 TL bahşiş vermem gerekiyor. Yapabilirdim bunu, imkanım vardı. Fakat çok gördüm, kıyamadım o paraya. Bahşiş bırakmadım.

Fakat yemeğin fotoğrafını çekip sosyal medyada paylaşmayı ihmal etmedim. Aklıma gelmedi; gün olur insanın o an cebinde parası olmayabilir. Kafasını dağıtmak için sosyal medyaya girip de yediğimi görmüş olabilir. Hem böyle olmasa bile, insan yediğini neden başkalarına gösterme ihtiyacı duyar? Bilmiyorum. Düşünmedim. Paylaştım.

Toplu taşımaya binip işe gideceğim. Buradan oraya metro gider. Girdim, boş koltuklardan birine oturdum. 1-2 durak geçti, pek boş yer kalmadı. Sonraki durakta yaşlı birisi bindi. Ayakta duruyor. Yer vermem gerekir çünkü ani frenlerde dengesini kaybedebilir veya yorulmuş olabilir, zorlanabilir. Bunu yapabilirim. Ama uyuyor rolü yaptım ya da kafamı çevirdim, görmezden geldim. Yer vermedim.

Bir başka gün. Trafikte gidiyorum. Birisi yol istiyor. Yol verebilirim aslında. Acelem var ama ölüm kalım meselesi değil. Başka yerde çok hakkımı yiyorlar ya, e şimdi de güç bende; bu sefer hakkımı yedirtmem diye mi düşündüm artık bilmiyorum. Yol vermedim.

Tanıdığım, sevdiğim olsun olmasın; biriyle gerginlik oldu. Baktım ters ters konuşuyor. Dilimi katlayıp kafayı gömdüm yüzüne. Yok böyle olmadı. İçimden geldi  ama yapmadım çünkü çok iyi bir insanım. Benim yerimde başkası olsa neler yapardı. Ben kafayı gömme yerine bir laf ettim; ayar verdim, akort ettim, canını yaktım -ki anlasın. Etmeyebilirdim o lafı. Dünyanın sonu değildi söyledikleri ama “açtırdı ağzımı“. Ben de beş beş söyledim.

Bugün birini eleştirmeyebilirdim. Bugün söylenmeyebilirdim. Ya da bugün gerçekten istediğim bir hayalim varsa onu gerçekleştirmek için bir şeyler yapabilirdim. İstediğimin ne olduğundan emin değilsem, bunu öğrenebilirdim. Bugün başka türlü olabilirdi.

Bugün 1 günlük mesai ücreti alıp, yarım gün gerçekten çalıştım. Bunu yapmayabilirdim.

Bugün halimden ve çevrenin halinden memnunsam, sorun yok. Fakat memnun değil gibi görünüyorum. Bu durumu bir birim bile iyileştirmek için bir şeyler yapabilirdim. Gücüm, imkanım vardı. Bugün dünya bir birim de olsa daha iyi bir yer olabilirdi. Öyle çok büyük şeylere gerek de yok… İnsan, kendisi için fakat başkalarına zarar vermeden veya kendisini ezmeden fakat başkaları için küçük küçük şeyler yapabiliyor şu hayatta.

Yapmalı da zaten. Çünkü aksi hali felaketin reçetesi, formülü. Ben demiyorum, rahmetli Jim Rohn söylüyor. Doğru da söylüyor.

Çevrene baktıkça; işlerini giderek ellerinin daha uçlarıyla yapan insanlar görüyorsun. Arabanı, telefonunu servise veriyorsun; bir yerini yapmışlar fakat yeni bir sorun çıkmış. Başka bir yerde kulak misafiri oluyorsun, bunu bilerek yapan tamirciler olduğunu öğreniyorsun. Ya da misal, sokağın kazılıyor bu ara. Çalışanlar, yoldaki Arnavut kaldırımı taşlarını düzlemeden, gelişigüzel bırakabiliyorlar işlerini. Benim başıma geldi. Geçtiğimiz günlerde taksiyle dönüyorum eve. Mübalağasız; saatte 5-6 km ile çok yavaş geçiyoruz Üsküdar’daki sokaktan. Bir anda bir gürültü koptu ve sarsıldık. O düzgün bırakmadıkları yer taksinin tamponunu düşürdü. İçeride bir yerleri de kırmış; bir hortum ve fara giden kabloların olduğu bir plaka sarkmış düşüyor arabanın altından. Hayırlı olsun, yok yere masraf, anlamsız bir israf. Ya da başka bir zaman başka bir yerde başka bir çalışan görüyorsun; savsaklıyor. Yemek söylüyorsun; yemeğin bir tarafı kömür gibi yanmış fakat yine de paketleyip sana getiriyor. Köşe/kitap yazarıyım diyor; dili kullanmayı bilmiyor. Hocayım diyor; konusundaki güncel gelişmeleri bilmiyor. Sosyal medya uzmanıyım diyor, 1-2 soru soruyorsun; hiçbirine cevap veremiyor. Bir yerde yönetici; daha iki kelimeyi bir araya getiremiyor. Alışveriş yapacaksın; yalan söylüyor, hakkını yiyor. Hakkını arıyorsun; kavga çıkarıyor. Dilini katlayıp kafayı… Yok böyle değildi yine bu. Ama anladın sen. Kötücül örnekleri devam ettirmeyeyim. Hepimiz her gün görüyoruz zaten.

“Neden böyle?” diye düşünüyorsun. Jim Rohn’ın söyledikleri tekrar aklına geliyor:

Yapman gerekirdi. Yapabilirdin. Yapmıyorsun. İşte bu felaketin formülüdür.” 

Farkında mısın bilmiyorum? Felaket geliyor. Çünkü bir süre sonra bu yapmamalar bir alışkanlığa dönüşüyor. İlk önce “kendimle ilgili konularda üşeniyorum ama başkaları da işin içindeyse sorumluluklarımı yerine getiriyorum” diyorsun. Ve bu, bir süre için doğru oluyor. Sonraları onu da yapamamaya başlıyorsun. Kendimden de başkalarından da biliyorum. Sorumluluklarını yerine getirmedikçe bu konudaki kas iyice zayıflıyor. Nihayetinde tutmuyor. Kendince mantıklı açıklamalar buluyor, bahaneler üretiyorsun. Allem edip kallem ediyor, kırk dereden su getiriyorsun. Yapmıyor, yapamıyorsun.

Çünkü insan beyninin çalışma prensibi “tekrarlama” üzerinedir. Bu yüzden sigaradan kurtulmak, sigara içtiğin oranda zordur. Çünkü tekrar sayısı çoktur. Ne kadar uzun süredir hareketsizsen, hareket etmeye yeniden başlamak ve hareket etmenin yeniden sende bir alışkanlığa dönüşmesi o kadar zordur. Yapabileceğin şeyleri yapmama davranışını ne kadar uzun süre tekrarlarsan, sonra sorumluluklarını yerine getirmek o kadar zorlaşır.

İmkansız değil fakat bir noktadan sonra düzeltmesi çok çok çok yoğun bir savaş. Buraya kadar gitmeye gerek yok.

Sen ucundan dönmüşsün. Adeta, sigarayı bırakınca sigara içenlerin çok daha leş kokması gibi; şimdi artık daha rahat görebiliyorsun bu durumda olanları.

Bak parti, siyasi görüş, futbol takımı, vs. demiyorum. Konu o değil çünkü. Durum iyiye gitmiyor.

Peki n’apabilirsin? Küçük başlayabilirsin. Önce her gün yatağını yapmaya başlayabilirsin. Hiç öyle küçümseme. Gün sektirmeden; işe geç de kalsan, başka bir şey de olsa, her gün ama her gün yatağını yapmayı dene. Neden yatak? Çünkü birim metrekarede en kolay kontrol edebileceğin şeylerden birisi bu. Bunu yapmaya alıştıktan sonra odanı düzenli tut. Sonra evini düzenli tutmaya alış. Küçük başla. Neden? Çünkü dünyanın en saygın nöropsikiyatristlerinden Jordan Peterson bunları yapmadan hayatını kontrol etmenin mümkün olmadığını söylüyor. Bu arada ben de buralardan başladım. Şimdi 17 farklı konuda ne alemde olduğumu her gün, düzenli olarak kontrol ediyorum. Neden? Çünkü ne kişisel, ne de toplumsal bir felaketin formülüne katkı sağlamak istiyorum. “Oldum” mu peki? Yok, oraya daha çok var. Fakat yolda gördüklerimi sana da anlatıyorum. Çünkü sen de felaket formülünde bir değer olma istiyorum.

Bak? Gün bitti işte!

Bir şeyler yapmam gerekiyordu. Yapabilirdim. Yapmadım.

İnşallah sen yapmışsındır.