Yazmayı iş edinen insanların birkaç ortak sıkıntısı bulunur. Pek çoğu, istedikleri kadar üretken olmaz, istedikleri kadar yazamazlar. Büyük bir kısmı o an hayatlarında olan bitenlerden etkilenmeden, yazmaları gereken şeye odaklanmakta zorlanırlar. Bazısı tıkanmaktan korka…

Bir saniye.

Gereken mi? Gereken ne demek? “Caiz olmak, layık olmak, lazım olmak, işe yaramak, yakışmak” diyor Türk Dil Kurumu. Caiz, yapılmasında sakınca olmayan demek. Yazmamda sakınca yok. Layık olmak, hak kazanmış olmak demek. Herkes kadar benim de yazmaya hakkım var. Lazım, gereklilik demek. Yine çıktı bu gereklilik karşıma. Latince bir laf var, “söyledim ve kurtuldum” diye. O yönden bakıyorsak yazmam gerekiyordu, evet. Başka özel yönlerden bakarsak da yazmam lazımdı, buna da evet. Devam edelim. Yakışmak dediğin şey öznel, kişiye göre değişiyor. Yazmam yakışır, yakışık alır mı? Alır elbet ama neyi nasıl ifade ettiğine bağlı. Geriye kalıyor bir tek “işe yaramak”. Fakat yazmayı iş edinmenin “işe yaramasını” nasıl ölçebilirsin? Para mı? Bilinmek mi? Derdini anlatmak mı? Kriterin nedir?

Onu bilmek için daha geriden başlamak lazım. Neden yazar insan? Dolanarak gidelim. Neden fotoğraf çeker insan? Fotoğraf çekmeyi sevdiği için mi? Belgelemek için mi? O anı dondurmak için mi? Sonra, neden yayınlamaya karar verir fotoğraflarını? Eskiden sergilerde, sonraları web sitelerinde, şimdileri Instagram’da; neden paylaşır çektiklerini?

Bunların hepsi, farklı motivasyonlardan gelen davranış biçimleri. Seninki ne? Ona göre işe yarayıp yaramadığını söyleyebiliriz.

Diye düşünüyordum oturduğum koltuktan dışarıya bakıp, rüzgardan savrulan palmiye ağaçlarını izlerken. Fakat haber vermeden, randevu almadan, birden bir laf aklıma geldi:

Aranızda dünyayı kurtarmak isteyenler var.

Pazar pazar… Münasebetsiz. Neyse, ne diyordum? Palmiyeler. Ne de garip görünüy… Tekrar lafa girip: “Aranızda, diyorum, dünyayı kurtarmak…” diye devam ederken bana sormadan eşyalarını yerleştirip bir müddet konakladı. “Seninle şu an ilgilenemem arkadaşım, işim var” dediysem de istifini bozmadan tekrar etti kendisini:

Aranızda dünyayı kurtarmak isteyenler var. Dünya kurtarılacak bir yer miymiş? Buna kim karar veriyor? Peki, diyelim ki kurtarılacak bir yer: Kurtarmak sana mı düşmüş? Pek çok şeyin “gereği” yok şu hayatta. Başkalarına zarar vermeden, neyi istiyorsa onu yapmalı insan.

Farkında olmadan kaşlarımı yukarıya doğru kaldırırken, dudaklarımı aşağıya doğru büktüm ve kafamı bir kaç derece sola doğru çevirerek itiraz etmeye hazırlanıyordum ki pek çok farklı düşünce, bu arkadaşlarını desteklemeye geldiler:

Aranızda dünyayı kurtarmak isteyenler var. Ilık bir havada bir hamağa yatıp, uzaktan sesler gelirken uyuyakalmak isteyenler de var. Çamaşır makinesini değiştirmek isteyenler var. Bir dağın tepesinde, toplamış olduğu odunlardan yaktığı ateşin üzerinde çayını/kahvesini hazırlamak ve sessizce onu yudumlamak isteyenler de var. Yoga öğretmeni olup dünyayı gezmek isteyenler var. Öğretmenlikten atandığı yerden memnun olmayıp ailesinin yanına dönmek isteyenler de var.

Peki, hangisi gerçekten senin isteğin? Hangilerini yapmak gerekiyor? Hangilerini gerçekten yapmak isterdin

Bunları yapmamak için seni tutan nedir? 

Kafana silah mı dayadılar ki hala istemediğin yerdesin?, dedi biri. Bir diğeri lafa girip:

Ya da şöyle ifade edelim:

Bir adamın kafana silah dayayıp “şu hayatta istediğin şeyleri yapmazsan senin canını veya şu dünyada en çok değer verdiğin kişilerin canını alırım” dediğini gözünde canlandır. 

Böylesi bir şey olduğu zaman, o hep yapmak istediğin şeyleri yapar mıydın? Yoksa yine bahane bulur muydun?

Bir müddet bir sessizlik oldu. Sonra aralarında daha bilge görünen biri içtenlikle devam etti:

İnsanlar ikiye ayrılırlar. Sonuç üretenler ve neden yapamadıklarını söyleyip bahane üretenler.

Bir düşün.

Toparlanıp gittiler. Cevabı bildiğimin ve aslında sadece bahane üretiyor olduğumun farkında olarak; rüzgarda, gaz sancısından kıvranan insanlar gibi hareket eden palmiyeleri izlemeyi bırakıp, balkonun hardal renkli ince uzun demirlerinde simsiyah ve kararlı duran büyük karasineği incelemeye koyuldum. Sonra bilgisayarın başına geçip yazmaya başladım:

Yazmayı iş edinen insanların birkaç ortak sıkıntısı bulunur. Pek çoğu, istedikleri kadar üretken olmaz, istedikleri kadar yazamazlar. Büyük bir kısmı o an hayatlarında olan bitenlerden etkilenmeden, yazmaları gereken şeye odaklanmakta zorlanırlar. Bazısı tıkanmaktan korka…

Bir saniye.

Gereken mi? Gereken ne demek?