Karaköy’de bir yerlerden çıktım. Bir şeylere canım sıkkın. Bir yandan yürüyor, diğer yandan taksi bakıyorum. Karşıdan binsem daha iyi, buradan dönüş yok. Tramvay yolunu geçip, sıradaki taksiye bindim:

– Beşiktaş’a gidelim.

Bir şey söyledi, anlamadım. Sordum, tekrarladı. Belli gırtlak kanseri olmuş. “Sigaradan mı?” diye muhabbet açtım. Ben sordum, o anlattı. O anlattı, ben sordum.

– Pişman mısın?

– Hiç değilim!

Deli mi acaba? Kanser olmuşsun be adam! Sustum bir süre. Dolmabahçe’ye varmak üzereydik. “Eskiden beri mi böylesin? Hiç pişmanlık duymaz mısın?” Bir şeyler söylediyse de anlamadım. “Çek sağa, öne geleyim!” Hızlıca yer değiştirdim. “Eskiden beri böyleyim. Hiçbir şeye pişman olmam. Neye olayım? Hayat bir şekilde bitecek ne de olsa!” İçimden sessiz sedasız konuştum: “Be arkadaş, bitecek ama sürünmek, zorlanmak niye?

Sohbet koyu, sohbet güzel. Şoför ağabey hem konuşmayı seviyor, hem de nasihat veriyor. Derken iskeleye geldik. “Bak ” dedi, “bir şey söyleyeyim sana.” Söyledi, anlamadım. Tekrarladı. Anlamış gibi yapıp gülümsedim. Baktı olmuyor “dur” dedi, “sen anlamadın, ben yazayım.

Üşenmedi, açı torpidoyu, yazdı bir şeyler. Gülerek teşekkür ettim:

– Altına adını da yazıp imzalar mısın?

Gülümseyip yaptı. Helalleştik, ayrıldım.

Eve vardım, çayımı alıp balkona çıktım. Muharrem Ağabey’in yazdığı kağıt yanımda fakat bir türlü okuyamıyorum. Daha doğrusu okuyorum ama anlamlı bir cümle çıkmıyor. Pes edip Google’ladım; eski bir Türk atasözüymüş. Sağ olsun, yanlış yazmış. Doğrusu söylemiş:

Göz odur ki dağın arkasını göre,

Akıl odur ki başa geleceği bile.

Taksiye canım sıkkın binmiştim. Aklımdaki sorunun cevabını gecenin sonunda almış oldum. Gülümseyip içimden teşekkür ettim Muharrem Ağabey’e.

Üzerinden bir iki hafta geçtikten sonra bu yazıyı yazacağım pazar gününün sabahında e-posta’larımı kontrol ederken, bir yazarın yeni bir makalesine denk geldim. Merakımı celbetti; bağlantıyı tıkladım, yazı açıldı. Okumaya başladım. Yazıda zaman yönetimi ve karar verme şekilleriyle ilgili konulardan bahsediyordu. Yazar, dünyanın en büyük yatırım fonu yöneticisinin başkanı Ray Dalio’nun Principles adlı kitabından bir örnek vermişti. Türkçesi aşağı yukarı şöyle:

“Doğanın optimize ettiği önemli sonuçların farkına vardıkça, kararların birincil sonuçlarına çok önem veren, fakat ikincil ve diğer alt sonuçlarına önem vermeyen insanların nadir olarak hedeflerine ulaştığını görmeye başladım. Bunun sebebi; birincil sonuçların arzuları, genellikle ikincil sonuçların arzularının tam tersi oluyor. Örneğin egzersiz yapmanın birincil sonuçları, insanların pek de tercih etmediği şeylerden olan “acı” ve “buna ayrılan zaman”dır. Fakat ikincil sonuçları, herkesin istediği şeyler olan “daha sağlıklı bir yaşam” ve “daha çekici bir görünüm”dür. Aynı şekilde tadı daha güzel olan yiyecekler genellikle sağlığa zararlıdır, ya da tam tersi de geçerlidir.”

Sıklıkla birinci sonuçlar, gerçekten istediğimiz şeylere mal olan cezbedici şeyler ve bazen de aslında önümüze çıkan engellerdir. Sanki doğa bizi sınıflandırmak için önümüzde bu iki türlü sonucu da çıkararak oyuna getiriyormuş da birinci sonucu seçenleri cezalandırıyormuş gibi düşünülebilir.

Buna karşın, gerçekten istediği şeyleri seçen, hedeflerine giderken kendilerini baştan çıkaran şeyleri engelleyen ve bunun acısına katlanan insanların başarılı bir hayata sahip olma ihtimali daha fazladır.”

O halde göz odur ki bütün bunları görebile, akıl odur ki doğru karar verebile, diye düşünüyor insan.

Beynimizde dolaşan elektrik akımından mi kaynaklanıyor bilinmez, insan da tıpkı elektrik gibi en az dirençli yolu seçmek istiyor. Erkenden güne başlamak, spor yapmak, tuzdan şekerden uzak durmak, güneşin altında yan gelip yatmak varken çok çalışmak gibi “gereğinin yapılması” icap eden durumlar kulağa hep can yakıcı geliyor. Ne ki, sonuçlarını incelediğimizde, sağlıklı ve mutlu olmak için bunlar bir şekilde yapılması zorunlu şeyler gibi görünüyorlar.

Bir ortama girdin, birileriyle tanıştın. Dağın arkası nasıl? Alkolün etkisiyle birazdan sorun çıkartacak gibi duruyor mu? İşle ilgili bir şey yapacaksın, dağın arkası nasıl? İnsan ilişkilerinde gerildin ve dilinin ucuna bir laf geldi, dağın arkası nasıl? Bir şeyi yapmayı ihmal ediyorsun, dağın arkası nasıl?

Tıpkı satranç oynamak gibi 3, 5 ya da mümkünse 10 hamle sonrasını düşünmek, tartmak gerekiyor.

Bunları söyleyince bazen şöylesi şeyler duyuyorum:

İyi de; ya ben hiçbir şeyle uğraşmadan, düşünmeden, tartmadan, hesaplamadan neşeli bir hayat yaşamak istiyorsam ne olacak?

Öncelikle, bir adım önünü görerek yaşamaya çalışmanın neşesiz olduğuna nereden kanaat getirdin?

Bu bir yana, bir de bir insanın bir şeyleri düşünmeden, tartmadan mutlu olabilmesi bana pek mümkün görünmüyor. Her şeyden önce neyin sana neşeli geldiğini bilmen ve düşünmen gerekiyor. Örneğin sigara, alkol ve uyuşturucu seni anlık neşelendirebilir. Zaten bu ve bağımlılık yapan diğer özellikleri yüzünden bunlara bulaşan insanlar bırakmakta güçlük çekiyorlar. Tabiatıyla, sonları da iyi bitmiyor. Benzer etkileri kırmızı et, doğal kakao, egzersiz ve sevdiklerinle zaman geçirmek de yapıyor. Hatta bilimsel olarak biliyoruz ki, bazı yoga çeşitleri çok daha güzel “kafa yapıyor”. Senin en azından hangisini seçtiğini tartman gerekmez mi? Hangisinin sonu nereye gidiyor bilsen iyi olmaz mı? Hangisi seni istediğini söylediğin hayata götürür şöyle bir bakmak gerekmez mi?

Bence gerekir. Zaten Muharrem Ağabey de dediydi:

Akıl odur ki başa geleceği bile.