Kazanmak ve kaybetmek… Çok tehlikeli konu… Fakat yazacağım.

Bir süredir bu laf aklımda dönüp duruyor: “Kazananlar kazanırlar, kaybedenler kaybederler.” Nereye baksam, neyi görsem, ne zaman “acaba yapılabilir mi?” diye kendi kendime düşünsem içimden bir ses fısıldıyor: “Kazananlar kazanırlar, kaybedenler kaybederler.

Hayır, henüz güvenli bir yere kapatılıp sürekli müşahede altında tutulacak durumda değilim. Laf da bana değil, Dr. Eric Thomas’a ait. Kendisinin Britanya lisanında insanları bolca azarladığı bir videosundan aklımda kalmış.

Önce kazanmak ve kaybetmek kavramlarını açıklığa kavuşturalım ki cümleten rahatlayalım. Bu kavramlar kişiden kişiye göre değişiyor. Benim tanımım şöyle:

Bir insanın hayatta gerçekten istediği şeyin ne olduğunu;

Bu şeyi neden istediğini;

Bunu elde ederse olası sonuçların nasıl olacağını iyice bilip;

Başkalarına mümkün olduğunca zarar vermeden bunu elde etmesi durumuna ben “kazanmak” diyorum. Elde edemiyorsa da “kaybetmek” diyorum. Bunu yaparken yeni şeyler öğrenmişse “kazanım” diyorum. Ders almamışsa “kaybetmek” diyorum. Bunu yaparken istediği şeyin aslında bu olmadığını gerçekten anlamışsa “kazanım” diyorum. Farkında olmadan hala oldurmaya çalışıyorsa “kaybetmek” diyorum.

Aynı zamanda, örneğin iş yerinde terfi almak için başkalarının hakkını yiyorsa buna yine “kaybetmek” diyorum. Dolayısıyla, sevdiğim bir girişimcinin söylediği gibi: “Şehirdeki en yüksek binayı, başkalarının yüksek binalarını yıkmadan inşa etmek” durumuna ben kazanmak diyorum.

Şimdi bunları netleştirdiysek konuya devam edebiliriz.

Kazanmak bir bakış açısıdır: Ekonomik durum, insanlar, ne kadar yorulduğum, hava durumu veya herhangi başka bir şey nasıl olursa olsun; ben bunu yapacağım. Bu kadar.

Milattan önce 218 yılında Kartaca hükümdarı Hannibal’ın generalleri Alp Dağları’nı fillerle geçmenin imkansız olduğunu söylerler. Kendisi şöyle bir cevap verir: “Ya bir yol bulacağım, ya da bir yol yapacağım.” Sonuç? O filler o dağlardan geçer. Zamanında da o gemiler Haliç’ten karadan geçip İstanbul’u fethetmişti. Dolayısıyla kazananlar kazanmak için bir yol bulurlar. Bu yol çok fazla fedakarlık gerektirebilir, canını çok yakabilir, istemediğin insanları kırabilirsin, bazılarıyla oturup ciddi ciddi konuşman gerekebilir, iş konusuysa insanları işten çıkarman gerekebilir: Kısaca, eğer gerçekten istediğim buysa, bunu yapacağım.

Kaybetmek de bir bakış açısıdır:Zamanında yapacaktım ama annem / babam / abim / eniştem / mahalledikler / patronum / arkadaşım engel oldu”, “yapacaktım ama hava böyle oldu”, “yapacaktım ama bana böyle davrandılar”, “denedim, olmayınca bıraktım”. Bunların hepsi kaybetme bakış açısı.

Bu topraklarda da oldukça bereketli bir bakış açısı. Bir bitmedi, bitemedi. Bitemediği için de insanlar hala kullanıyorlar: “Ülkemiz üzerinde oynanan oyunlar…” Araştırmalarda en sevilmeyen ülkeler sıralamasında Amerika yıldızlı pekiyi ile birinci. Ne ki, en güçlü ülke de Amerika. “Ama onlar başka ülkeleri karıştırıyorlar.” Sen güçlü ol, avantajlı ol, üretken ol; karıştıramasınlar. Ya da partiler arası ve/veya parti içi durumlarda hep mağduriyet ve/veya hep başkasının en yüksek binasını yıkma çabası. Futbolda da öyle. İş yerinde de böyle. Günlük hayatta da öyle. Hep öyle.

Çünkü böyle düşünmek, bu kimliği oynamak çok kolay. Fakat araştırmak, çalışmak, gereğini yapmak, ortaya koymak, üretmek, daha iyisini yapmaya çalışmak kolay değil.

Bununla birlikte bir çatışmayı kaybetmek ve savaşı kaybetmek farklı şeyler. Dolayısıyla neyin çatışma, sürtüşme, anlaşmazlık olduğunu ve neyin savaş, önemli, ölüm kalım olduğunu iyi belirlemek gerekiyor. Bunu belirlemek için de kendini bilmek ve ne istediğini bilmek gerekiyor.

Diyelim ki senin için gerçekten önemli birisiyle bir anlaşmazlığa düştün. Annemin, teyzemin, ananemin söylediği gibi “geçim gönüllüsü olmak” diye bir şey var. O an geçim gönüllüsü olabilir, son sözü söylemek için bu kadar çaba sarf etmeyebilirsin. Ve bu genelde kaybetmek değil, kazanmaktır. Ya da tersleyebilir, küçümseyebilir, muhatap almayabilir, karşıdakine kendisini kötü hissettirebilir ve hatta köprüleri yıkacak şekilde de konuşabilirsin. Bu da bence kazanmak değil, kaybetmektir. Dolayısıyla neyin ne olduğuna karar vermekte yarar var.

Bütün bunlara ek olarak bir de hayatta kaç kere düştüğün değil, kalkıp devam edip etmediğin önemli. Yerde kalma süren 1, 5, 10 ve hatta 40 yıl sürmüş olabilir. Olmasın tabii ama olabilir, hayat bu. Fakat şu andan itibaren kalkıp bir şey yapmaya başlarsan kazanmaya başlayabilirsin. Dünya bunun örnekleriyle dolu.

Kazanmanın ve kaybetmenin birer bakış açısı olduğunu söylemiştim. Bu bakış açıları belirli davranışları tetikliyor. Bu davranışlar da alışkanlıklara dönüşüyorlar. Alışkanlıklarımız ise hayatımızı belirliyorlar. Bülten grubumla geçtiğimiz haftalarda Aristo’nun ağzından bal damlayan şu sözlerini paylaşmıştım:

Mükemmellik, talim(idman) ve alışkanlıkla kazanılan bir sanattır. Erdem sahibi veya mükemmel olduğumuz için hakkıyla/doğru davranmıyoruz; doğru davrandığımız için bunlara sahip olduk. Bizler, tekrar tekrar yaptığımız şeyleriz. O halde mükemmellik bir davranış değil, bir alışkanlıktır.

İşte bu kazanma ve kaybetme durumu da birer alışkanlıktır -ki onu daha sonra yazacağım. Şimdilik bütün bu konudaki düşüncemi özetleyerek bitiriyorum:

Kazananlar, kazanmak için bir yol bulurlar. Kaybedenlerse kendilerini haklı göstermek için bahaneler üretirler. Önem verdiğin bir şeyi nasıl yaptığın, önem verdiğin bütün diğer şeyleri nasıl yaptığındır. Rekabet başkasıyla değil, ancak insanın kendisiyle olabilir. O halde savaşını kendine ve başkalarına ilan etmeden önce savaşmak istediğinden emin ol. Bu şeye ulaştıktan veya ulaşamadıktan sonra da sözlerine hakim ol. Bunların hepsi kim olduğunu gösterir. Ve kim olduğun, hayatın boyunca yanında taşıyacağın tek arkadaştır.

Haftaya görüşmek üzere.