140 metre kare, kocaman bir ev. O zamanlar home-office çalışıyorum diye ihtiyaç olandan büyük bir yer bulmuşum. Arka caddeye bakan bir odayı ofis yapmışım. Fakat hem çok ses var, hem basık, hem de dağınıklığın önünü alamıyorum. Dedim ki ben salona geçeyim, orada yayılabileceğim daha çok yüzey var. Geçtim salona, iyi de oldu; işle ilgili gelen insanları hiç evin diğer taraflarına sokmadan salonda ağırlayabiliyorum. Masam, kitaplığım, dosyaları koyduğum bir başka raflar ve yemek masasını kullanıyorum. Fakat yetmedi. Yüzey artınca dağınıklık da arttı. Derken iyice boş verdim, toplamaz oldum. Gelenler de idare etsindi. Eden oldu, etmeyen oldu; yüzüme söyleyen oldu, içinden kim bilsin neler düşünen oldu. Yapmadım. Yine de istedim ki bir şekilde düzenli olsun, derli toplu olsun, yolunda olsun fakat benim içimden gelmedi, uğraşmadım.

Bazen temizliğe birileri gelip yaptıysa da kısa zamanda eski halini aldı.

Takdir edersiniz ki sokaktan birileri de gelip bir el atmadılar. Ailem her defasında 1000 km yol tepip, “dur evladım, sen yorulma” demedi. Devlet herhangi bir destek vermedi. Çok parası olan o kalpsiz zenginlerse parmaklarını bile kıpırdatmadılar.

O kağıtlar yerde duruyor. Onlar bana bakıyor, ben onlara. Çok bekledim. Kendi kendine de olmadı.

 

Senin.

Ev, iş, hayat… Hepsi sana bakıyor, sen de onlara. Hepsi senin.

Ailen ellerinden geldiğince bir şeyler yapacak. Bazen az, fakat aslında farkında değilsin, genelde yapmaları gerekenden fazlası olacak.

Senin için iyisini isteyen arkadaşların ellerinden geldiğince, akıllarının yettiğince destek olacaklar.

Bazen devlet bir imkan yaratacak.

Bazen birilerinden profesyonel yardım alacaksın. Emeklerinin ve zamanlarının karşılığında senin de bir şey vermen gerekecek.

Bir iş insanı, çok nadiren ve zaten hiçbir şekilde böyle bir zorunluluğu yokken bir güzellik yapıp destek olacak.

Kırk yılın başında hiç beklemediğin birinden bir yardım göreceksin, içinde güneş açacak.

Fakat planlarını başkalarına göre yapamazsın. Hayat senin.

Sen emek vereceksin. Sen üstüne gideceksin. Sen çaba sarf edeceksin. Senin sorumluluğunda. Senin yapman gerekiyor. Kendiliğinden olmayacak. Yoldan geçen yapmayacak. Ailen her gün, her saat, her dakika yanında olmayacak.

Kimse yapmasın zaten. Sen yaptıkça gelişeceksin. Tıpkı kas ve kemik yapısı gelişmediği için ayakta duramayan bebekler gibi önce emekleyeceksin. Sonra ayağa kalkıp düşecek, yavaş yavaş yürüyeceksin. Arada dengeni bulamayacak, bir yerlere çarpacaksın. Canın yanacak. Fakat tekrar kalkıp o adımı atacaksın. Çünkü aslında başka bir yol yok. Sonra bir adım daha, bir tane daha… En sonunda vücudundaki 37.2 trilyon hücre ve 70 trilyon mikro-bakteri bir arada çalışmasını öğrenecekler. Kasların gelişecekler; koşmaya, hızla koşmaya başlayacaksın. Ciğerlerin gelişecek; gitmen gereken mesafeler soluğunu kesmeyecek. Kalbin gelişecek; bütün bu süreç yüreğini ağzına getirmemeye başlayacak.

Sen gelişeceksin. Fakat önce kalkıp gereğini yapman lazım.

Günde bir adım at. Ucu ucuna eklesen yılda 110 metre eder. Günde bir tuğla koy. Üst üste koysan yılda 24 katlı apartman boyu eder.

Senin yolun. Fakat kim yapacak?