İstanbul, 2011

Seni sete götürdüklerine göre bence işe alırlar.” Ajansın, yaşı benden küçük çalışanı gülümseyerek devam etti: “Daha önce hiçbir stajyeri götürmemişlerdi.

Ertesi gün sabah sete gittik. Daha önce bir yönetmenin yanında çalıştığım için o ortama aşinaydım. Yine de izlemeye koyuldum. “İkinci yönetmen kim? Devamlılığa kim bakıyor? Dekor nasıl olmuş?” diye düşünüp kendi kendime bilmişlik taslıyorduysam da diğerlerine bir şey söylemedim. Ajanstakilerin hiçbiri kamera arkasında çalışmamıştı, bense bu konuda deneyimliydim. İstiyorlarsa sorarlardı. Hiçbir reklam ajansı çalışanı bir stajyere bir şey sormayı istemez fakat o zaman ben bunu bilmiyordum.

Açık havada, eğilimli bir arazide yapılacak olan bir dış mekan işiydi. Biz “ajanstan gelenler” müşteriydik. Oradaki besin zincirinin en üstündeydik. Bu benim için bir ilkti. Daha önce hep zincirin en altlarında olmaya alışık olduğum için hoşuma gitti. Bu keyif ve setlere aşina olmanın verdiği %51 hissedar edasıyla bize gösterilen oturma alanındaki tabureye çömeldim. Eğilimli arazide, arkam eğime ve sete dönük olacak şekilde oturmuştum.

O günlerde hayattaki amacım reklam sektöründe metin yazarı olmak. Birileri de dünya çapında bir ajansta bu şansı bana vermiş. Bırak oturmayı, kıdemli yazar “amuda kalk” dese; cümlesini bitirmeden kalkar bir de üstüne o halde şınav çekerim. O derece istekliyim. Hem bu yüzden, hem de girdiği yeni ortama kabul edilmek isteyen her insanın hissettiği heyecan yüzünden stresliyim, gerginim. O an aklıma gelmedi fakat normalde böylesi bir durumda gruba arkamı, eğime ve sete de yüzümü döner otururum. Ya da aileden gelen Britanya kraliyet ailesi terbiyesi gereği, kimseye sırtımı dönmemek için herkesin arkasına geçer oradan yüzümü sete dönerek otururum. Fakat işte o an ben, ben değilim. O an ben, ben olsam bilirim o hasır tabure o pozisyonda seni diremez. Anlık bir dikkatsizlik dengenin kaybolmasına, sırtının arkaya doğru devrilmesine ve ayaklarının fezayı işaret ederek geriye doğru ivmelenmene sebep olabilir. Gerçek bir patates çuvalı gibi düşebilirsin.

Düştüm. Kimisi gülecek gülemedi, kimisi de halime hafif üzüldü. Gülseler bu kadar mahcup olmaz, muhtemelen ben de gülerdim. Gülmediler çünkü ben gülmüyordum. Tek hissettiğim hazır düşmüşken yerin içine girmekti.

İşe almadılar. Düşmeyle ilgisi yok, zaten almayacaklarmıştı.

Ankara, 2015

Otobüs sabahın erken saatlerinde terminale ulaştı. Şanslıyım, kahvaltı yapacak zamanım var. Doğruca üniversite yolu üzerindeki kafeye gidip hızlıca bir şeyler atıştırdım. Çok geçmeden hocam arabasıyla beni aldı, sohbet ederek üniversiteye doğru yola koyulduk. Hemen herkesten önce orada olduk. Ben sınıfın en arkasına geçtim, o ise vereceği eğitime hazırlandı. Akşama kadar dinlendim, arada heyecandan kendimi tutamayıp söz aldım. Fakat en çok dersi dinlemeye gelenleri inceledim, notlar aldım.

Bir hafta sonra aynı gün tekrar Ankara’ya vardım. Bu sefer hiçbir yere uğramadan doğruca üniversiteye geçtim. Aynı amfiye doğru seğirtirken, dersin bu sefer başka bir yerde olacağını öğrendim. Hem bir önceki hafta nerede ne var iyice etüt etmiş olduğum, hem de koskoca kampüste bu yeni yeri bulmak pek kolay olmadığı için biraz canım sıkıldı. 10 dakika sonra yeri buldum, sınıfa ulaştım ve vakit kaybetmeden yeni sınıfı incelemeye koyuldum. Dersin yapılacağı yer mavi koltuklarla döşenmiş, iki tahtası ve büyükçe bir projeksiyon perdesi olan bir toplantı salonuydu. Geçen haftaki yere göre daha küçüktü. O halde geçen haftaki kadar yoğun bir katılım olursa hemen hemen her yer dolacaktı. Bu kadar çok insan, böylesi bir alanda kendi aralarında konuşurlarsa sesin en arkalara ulaşması mümkün değildi. Bir saniye! Geçen hafta kendi aralarında konuşmamışlardı, şimdi neden konuşsunlardı ki? Sadece… Sadece ders sıkıcı olursa konuşabilirlerdi. O an mideme bir ağrı girdi.

Bilim ve teknoloji alanında iş kurup hayallerini gerçekleştirmek isteyen bir grup insana… Bir kısmı bilim insanı, kalanı yazılımcı ve mühendis olan bir topluluğa… TÜBİTAK’ın bir desteğine başvurmayı planlayan aşağı yukarı 100 girişimciye, Türkiye’nin en iyi üniversitelerinden birinde, ODTÜ’de ders verecektim. Ben. Ben?!? Midemden büyük bir heyecan dalgası yükselmeye başlarken “arkadaşım senin neyine? Sen kendi üniversiteni zor bitirdin, şimdi burada bu insanlara ders mi vereceksin? Sen kimsin burada ders veriyorsun?” dedi aşina olduğum bir ses. “Tabii ki dinlemeyecekler, sıkılacaklar ve konuşacaklar. Tebrik ediyorum, bu sefer gerçekten perişan olacaksın.

Topluluk önünde konuşmak kolay değildir. Pek çok kaynak, topluluk önünde konuşma korkusunun, tüm korkular arasında birinci sırada olduğunu söyler. Ölüm korkusu, yükseklik korkusu, karanlık korkusu ve örümcek korkusu; bu korkunun  yanında pek bir şey ifade etmez.

Bu yetmezmiş gibi, benim birazdan 8 saat boyunca önlerinde konuşacağım topluluk fazladan IQ kokuyordu. Midem, merdaneli çamaşır makinesinin merdanelerinin arasından geçen elbise kıvamına gelmişti. Yüzümü yıkamak için tuvalete koştum. Aynaya baktım ve duvarları yumruklamaya başlayarak “Acı yok Raki!” diye bağırmaya başladım. Yok, böyle olmadı. Duvar, yumruk, o cümle ya da bağırmak yok. Aynaya baktım, baktım, baktım… Dedim ki, “yapacak bir şey yok. Hocan sana güvenip seni tavsiye etti. Onlar da kabul ettiler. Şimdi buradasın. Adamı mahcup etme. Öyle ya da böyle yapacaksın. Çıkıp 1-2 cümle konuşacak da değilsin, 8 saat buradasın. Bir yolunu bulman lazım, yapacak bir şey yok.

Yıllar sonra öğrendim, “yapamam” yerine “nasıl yaparım” diye bakmaya çalışınca beyin sonuç üretiyormuş. O an aklıma sakız çiğnemek geldi. Sakız çiğnemenin, yemek yemek gibi mideyi çalıştırdığı için stres hormonlarının azalttığını okumuştum. Yaptım, pek bir işe yaramadı. Yine de umursamadım, çıktım, 8 saat anlattım. İnsanlar derse katıldı. Zaman yetmediği için bir kısmını çok hızlı geçtim. O an bir kişi uyudu, bir kısmı sıkıldı, 2-3 kişi konuştu. Tekrar yavaşladım, tekrar derse katıldılar. Sonradan öğrendim, anket yapılmış. Telefondaki kişi, o günkü dersin en beğenilen derslerden biri seçildiğini ve seneye tekrar çalışmak isteyebileceklerini söyledi. Bana pek olmaz ama o an oldu: Ne diyeceğimi bilemedim, durakladım.

Anladığım kadarıyla hayatta değişik mahcubiyetler var.

Bazısı, ilk örnekteki gibi ego kaynaklı. Düşersen düş, nedir yani? Birileri seni sevsin ya da sevmesin; bu senin değil onların derdi. Onlar düşünsün.

Bazı mahcubiyetler geçmişte yaptığın hataları fark ettiğin anlarla ilgili. Eğer tam olarak ne yaptığını anlıyorsan üzülüyorsun. Fakat bu değiştirebileceğin bir şey değil. O zaman “kendimizi suçlayalım, kanayacak et kalmayıncaya kadar içimizi deşelim, kemiklerimizi kıralım ve ruhumuzu kavrayıp artık nefes alamayacak hale gelinceye kadar baskı yapalım” veya “madem elden bir şey gelmiyor o halde bunu unutup hiçbir şey olmamış gibi yapalım, güle oynaya hayatımıza devam edelim” gibi bir şey değil. Belki de gidip o kişinin karşısına geçmen, yüzüne bakamayıp özür dilemen gerekiyor. Elinden bir şey geliyorsa yapmayı önermen gerekiyor, bilmiyorum. Sadece bunun yolu kendini hırpalamak ya da görmezden gelmek değil.

Nihayetinde işte bu anlattığım ikinci deneyim gibi pozitif durumlardan sonra olan mahcubiyetler de var. Astronotlar, uzaydan Dünya’ya bakmanın insanı “mahcup eden/aşağılayan bir deneyim” olduğunu söylerler. Dünyanın ve hayatın merkezine kendimizi koymamıza rağmen; bir birey olarak uzayda ne kadar küçük bir yer kapladığımızı ve koskoca evrene göre ne kadar önemsiz olduğumuzu anlatırlar. Binlerce kişinin önünde konuşan konuşmacılar da aynı şeyden bahsederler. Ya da açlık sınırlarında yaşayan ülkelere yardım götüren ve oradaki insanların gözündeki minnetten etkilendiklerini söyleyen insanlar da aynı şeyi dile getirirler. Bunlar da mahcubiyet yaratır. Hayatın kendinle sınırlı olmadığını, merkezde olmadığını ve her şeyin seninle ilgili olmadığını anladığın o anın mahcubiyeti hayatı daha orantılı bir şekilde anlamamızı sağlar.

Bence bunların her birinin ne olduğunu iyice anlamak gerekiyor. Anlamak için de deneyimlemek lazım.

Denedikçe içerisi doluyor. Işıklandırılması, nemi ve serinliği kontrol edilen bir odadasın. Odada pek çok dikdörtgenler prizması var. Füme tonlarında, aşağı yukarı 1 metre 20 santim – bir buçuk metre boyundalar. Üstlerinde camekanlar var. Kimisinin içi dolu, kimisinin boş. Dolu olanlar yaşadıkların, anladıkların ve gereğini yaptıkların. Boş olanlar yaşadıkların fakat henüz anlamadıkların veya anlayıp gereğini yapmadıkların.

Burası mahcubiyet müzesi.

İyisiyle, kötüsüyle her biri orada duruyor. Hepsinin hissettirdikleri kataloglanmış. Dönüp dönüp bakasın, kendini çok ciddiye almayasın, hayatı yaşayasın fakat bunu yaparken başkalarına kötülük değil, iyilik yapasın diye sergileniyorlar.

Girmek isteyene ücretsiz. Fakat içeride dolaşmak için biraz cesaret istiyor. Girmeyen zaten içeride ne olduğunu bilmiyor. Bu müzeyi gezmeden bu şehirden gidiyor.