Mahcubiyetle ilgili daha önce pek edebi bir yazı yazmıştım. Şimdi benzer, fakat daha başka bir şey anlatacağım. Zira üzerinden zaman geçtikçe insanın düşünceleri berraklık kazanıyor.

İnsan neden mahcup olur?

Kıyafetleri eskimiş, yıpranmıştır; alacak parası yoktur, biri görür; mahcup olur.

Alışveriş yapıyordur, kasaya gelir, kredi kartında limit yoktur, kasiyer bazen sıkkınlıkla, bazen bıkkınlıkla, bazen de üstten üstten “bakiye yetersiz diyor” der; mahcup olur.

Sevdiğini yemeğe götürür, adisyonda yazanla cebindeki para seven insanların kalpleri kadar denk olmaz. Ne ki, o anda insan bunu bilemez, utanır, sıkılır; mahcup olur.

Bazen -bizim toplumda ne bireysel, ne yönetimsel, ne de iş hayatında pek olmuyor ama- söylediği, yaptığı yanlış çıkar, insanları yanlış yere yönlendirir; mahcup olur.

İnsan alay edilecek, dalga geçilecek, ayıplanacak, saygı görmeyecek, sevilmeyecek, ait olamayacak diye mahcup olur. Utandıran karnının doymaması, yatacak yerinin olmaması değil; kendisinin toplumda nasıl algılanacağıdır. Temel ihtiyaçların yoksunlukları kişiyi ancak üzgün, stresli, umutsuz, çaresiz veya tam tersi hırslı, çalışkan, tuttuğunu koparan birisi yapar. Fakat utandırmaz.

Bir de bir konu daha var ki; o da insanı mahcup eder. Değerlerinin ve yargılarının aslında yanlış olabileceğini içten içe idrak ettiğinde içinde bir garip hal olur. “Benim bunca yıldır bina ettiğim fikirlerimin yanlış olduğunu anladığında elalem ne der” diye düşünüp değil, “ben nasıl bir insanmışım da böyle yapmışım, düşünmüşüm” diye sorar kendine; mahcup olur.

Dün işte böyle oldu.

Bir arkadaşım fazla bileti olduğu için Selami Şahin‘in sanat hayatındaki 50. yılı kutladığı konserine davet etti. Hava soğuk ve yağmurlu, benim işim gücüm var ve Selami Şahin’in yaptığı müzikle benim dinlemeyi sevdiğim müzik; adisyonda yazan rakamla cepteki para gibi birbiriyle örtüşmüyor. Fakat “neyse ne, deneyim deneyimdir, hadi gidelim!” dedim.

Gittik. Bir gittik ki… Yağmur artıyor fakat insanlar geldikçe geliyorlar. Harbiye Cemil Topuzlu Açık Hava Tiyatrosu’nda boş yer yok. Bizim yerler, arkadaşım sağ olsun, öyle iyi ki; hem en önlerdeyiz, hem açımız iyi, hem de rüzgardan ve yağmurdan etkilenmiyoruz. Sahneye -kusuruma bakılmasın ben Sri Lankalı olduğum için genelde yüzlerini biliyorum ama isimlerini bilmiyorum- baya ünlü birisi çıkıyor ve başlıyor 1970’leri anlatmaya. Sonra Selami Şahin’i davet ediyor sahneye. Selami Bey sadece kendi yazdığı veya bestelediği şarkılarını söylüyor. Şarkı bitiyor, bir sonrakinin hikayesini anlatıyor ve başlıyor söylemeye. Sonra bir daha ve bir daha. Derken ayrılıyor sahneden. Yine ünlü ağabey gelip 1980’leri anlatıyor. Selami Şahin’i davet ediyor, yine şarkılar söyleniyor. 90’lar, 2000’lerin başı ve 2010’lar sırasıyla geçiliyor.

Selami Şahin söyledikçe ben hayret ediyorum. 72 yaşında. Ölçülü fakat belirli bir tarzda dans ediyor. Bir ara mikrofonu bırakıp kosskoca Cemil Topuz’luda çıplak sesle söylemeye başlıyor ki Harbiye Açıkhava yıkılıyor o an. 72 yaşında?

Zeki Müren’e 30 şarkı verdim.” Onunla bir anısını anlatıyor. Derken diyor ki, “bir gün şehir dışında konser verdim. Konser bitti, duşumu aldım, çorbamı içtim derken eve saat 4’te geldim. Kapıyı çaldım eşim açtı. Ben zannediyorum ki güzel güzel beni karşılayacak. “Neredeydin? Bu saate kadar neredeysen orada kalsaydın.” (Eren: Tam hatırlamıyorum, bu cümle gibi bir şeydi.) diyor eşim bana. “Karıcığım” deyip durumu anlatıyorum ama yok… Neyse, sabah uyanıyorum. Bakıyorum ki yanımda eşim yok. “Ha” diyorum “kahvaltıyı hazırlıyor herhalde..” Bir fark ediyorum ki yastık da yok. Diyorum ki “terk etti herhalde beni…” O an hüzünleniyorum. Aklıma bir dörtlük geliyor. Başucumda kağıt kalem var, başlıyorum yazmaya:

Özledim teninin,
Kokusunu özledim.
Özledim sımsıcak,
Nefesini özledim…

Bu arada Harbiye yine yıkılıyor. Ben içimden  “vay arkadaş, bu şarkıda mı senin?” diyorum. Sonra bir daha bakıyorum sahnedeki performansına, sesini kullanmasına, müziğindeki ara nağmelere, seyircisine gösterdiği saygıya… Bir mahcubiyet kaplıyor içimi… Çünkü lisede antrenmanlara gidip gelirken afişlerini gördüğümü ve küçümsediğimi hatırlıyorum. Alaturka, belki Arabesk müzik diye küçümserdim. Gazinolarda söylüyor diye küçümserdim. Belki de ilkokula gitmezden önce alıştığım klasik Batı müziği veya Barış Manço, Cahit Berkay gibi değildi. O yüzden yabancılardım. Bilmeden yargılardım.

Fakat hayatta çok sonra öğrendiğim bir kaç şey oldu:

1. Çalışmak ayıp değil. Bunu babam hep söylerdi, fakat ben anlamazdım. Şimdi emek ettikçe anlıyorum. Uzun süre, 30-40-50-60 yıl çalışan insanları gördükçe başka bir saygı duyuyorum.

2. Bunca uzun bir süre bir şeyi tutkuyla yapmak kolay değil.

3. Bir şey sana uymuyor diye onu küçümsemeyi bırak. İster Selami Şahin, ister Metallica, ister Two Steps From Hell ya da Sıla; ister o parti veya bu parti, ister bu takım veya bu takım: Bu insanlar bir ömür adıyorlar yaptıkları şeylere. Belki sana uymuyordur, belki de sadece yakından bakmamışsındır. Bir ömür çalışıyor, didiniyorlar. Bir kısmı büyük sıkıntı çekiyor fakat yılmadan devam ediyorlar. Sen yaptın mı? Yapmadın. O halde bırak artık bunları.

4. Bir insanı küçümsemekle, bir insanı gözünde büyütmek birbirinden çok farklı şeyler değil. Kimisi çocuğu için, kimisi ailesi için, kimisi işi, sanatı, zanaati, toplumu veya içinde yaşadığı dünya için bir şeyler yapmaya çalışıyor. Sana uyanları putlaştırmayı bırak.

Öğreneceğini öğren, tercih edeceğini et; fakat bil ki; hepimiz, ama hepimiz aynı anneden ve babadan geldiğimiz, kan bağıyla birbirmize bağlı olduğumuz için değil: Aynı özden türemiş; aynı güneşin altında bir ömür geçiren; en güçlü görünenlerin bile kırılganlıklarının olduğu; en hassas görünenlerin bile içinde yanan bir ateş olabileceği ve nihayetinde aynı yere gideceğimiz için birbirimize yazılı kuralların ve anlatılan hikayelerin ötesinde, gözle görülmeyen bir bağla bağlıyız.

Birisi üstte, diğeri altta; birisi önde, öteki beride değil. Herkes halde, anda, durduğu yerde.

İşte bunları sindirdikçe insanın içinde garip bir hal olur.

Mahcup olur.