Bu yazıyı okursan pişman olur musun bilemem ama okumazsan yıllar sonra pişman olacaksın.

Sertaç’la sohbet ederken, Kenan Doğulu’nun geçtiğimiz günlerde sorulan bir soru üzerine espriyle “Bitcoin almadığım için pişmanım” dediği röportajı gönderip, bu hafta benim de pişmanlık hakkında yazmamı önerdi. Daha önce pişmanlık konusu çevresinde yazılar yazmış olsam da, direkt bu konuda yazmadığım için öneriyi kabul ettim. Konuya girmeden önce bilmeyenler için küçük bir açıklama yapayım:

Kenan Doğulu modern zamanlarda bu toprakların gördüğü en iyi müzisyenlerden birisi. Beğenirsiniz beğenmezsiniz, adamın müzik bilgisi stratosferde. Ayrıca kendi alanında da derin bir saygı duyulacak kadar başarılı bir insan.

Bitcoin ise; Dolar gibi, TL gibi bir para birimi fakat hiçbir bireye veya devlete ait değil. Ben bu satırları yazarken 1 Bitcoin 17.980 $ yani 69.402 TL. 4 sene önce 400 $ civarındaydı. Önümüzdeki yıllarda çok daha artacağı öngörülüyor. Konunun uzmanı değilim, yanlış yönlendirmeyeyim.

Gelelim “son pişmanlık neye yarar, her şeyin bir bedeli var, olmadı yar” konusuna…

Bronnie Ware adındaki bir Avustrayalı hemşire, işi gereği, uzun yıllar ölüm döşeğindeki insanların son 3 ayında onların yanında olup, bakımlarıyla ilgilenmiş. Bu arada onlarla sohbet ederken hayatlarında nelerden pişman olduklarını ve şimdi olsa neyi farklı yapacaklarını sormuş. Daha sonra bu konuda blog yazıları yazmış. Blog o kadar ilgi görmüş ki, bu konuyu bir kitapta toplamış. Kitabı “Ölmeden Önce Pişman Olduğumuz 5 Şey” adıyla ülkemizde bulabilirsiniz.

Hemşire Hanım diyor ki, “5 konu tekrar tekrar gündeme geldi“. Bugün bu beş konuyu paylaşıp altına düşüncelerimi yazacağım. Sonra da gidip kitabı alıp okuyacağım.

1. “Keşke, başkalarının benden beklentileri yerine, kendime göre doğru olan bir hayat yaşamaya cesaretim olsaydı.”

Bence insan hayatının bir noktasında oturup karar vermeli: Bu hayat kimin? Senin mi yoksa ailenin mi? Yoksa komşunun mu? 5 yılda bir kere gördüğün ama seni -güya senin iyiliğin için hunharca eleştiren- bir akrabanın mı? Çevrenin mi? Arkadaşlarının mı? Seni tanımadığı halde sosyal medyada negatif yorumlar yapanların mı? Yoksa senin hakkında kulaktan dolma bilgilerle yargıya varanların mı?

Bu hayat kimin?

Kim, senin yaptıklarından ve yapmadıklarından sorumlu? Kimin içindeki heyecanlar ve hayaller kendisiyle birlikte ölecek? Kim son anında pişmanlık zehrini tadacak?

Sen. Sen tadacaksın. Damak zevki bireysel bir şey, kişiye göre değişiyor. Fakat anlaştığımız bir nokta var ki, pişmanlığın tadı güzel değil. Yaşın 30’un altındaysa bile aslında pişman olacağın çok şey olabilir fakat önünde o kadar zaman var ki, şimdi kokusunu alamıyorsun. Ne ki, insan kendi kendini vicdansızca analiz etme cesaretini gösterdiğinde pişmanlığın çürümüş, bozulmuş kokusunu alabiliyor.

2. “Keşke bu kadar çalışmasaydım.”

Önce bir konuda netleşelim. Ortalama bir çalışanın günde gerçekten iş yaptığı süre günde 4-5 saattir. Bu yüzden siz %85 ve üzeri performansla haftada 70 saatin altında çalışıyorsanız çok çalışmıyorsunuz. Az çalışıyorsunuz da demiyorum. Sadece “çok” çalışmıyorsunuz.

Şimdi; ben bu konuya hem katılıyor, hem de katılmıyorum. Anlatayım.

Her ne kadar hayallerimiz güneşin altında panda gibi yatmak, boş boş oturmak, arada kitap okumak vb. olsa da insan bedeni ve zihninin yapısını incelediğinizde çalışmanın iyi geldiğini görüyorsunuz. Öyle ki, çalışmak sadece bugün değil, vücudunuz yaşlandığında da işinize yarıyor. Daha zinde ve sağlıklı oluyorsunuz. Dolayısıyla çalışmak mantıklı ve güzel bir şey.

Fakat burada madalyonun diğer bir yüzü var. “Çok çalışmak” genellikle iyi bir şey değil.

Genellikle diyorum çünkü bu konu ikiye ayrılıyor: İdealist olanlar ve olmayanlar.

Kimisi idealistlere saygı duyar, diğerleriyse onları bir hayalin peşinde koşan çocuklar olarak görürler. Kimin nasıl değerlendirdiği bir yana; eğer hayatta belirli ideallerin varsa ve bu idealler senin için yeterince anlam ifade ediyorsa deliler gibi, arılar gibi, eşekler gibi çalışman lazım. Bunun başka bir yolu yok. (Yok -tu, yavaştan değişiyor, oraya da geleceğim) Arkadaşların gecenin bir yarısında şehrin en güzel mekanında eğlenirlerken sen işine bakacaksın; insanlar tatile gittiklerinde sen evinde oturup en ucuz ve hızlı yemek neyse onu yeyip zamandan ve paradan tasarruf edeceksin; ailen bir aradayken sen tek başına başka bir memlekette çabalayacaksın; başkaları önünden veya arkadan dalga geçtiğinde takmayacaksın. Eğer o hep konuştuğun ideallerinde -çok üst düzey başarılı olmak, kariyer yapmak, zengin olmak ve/veya dünyayı daha iyi bir yer yapmak altında özetlenebilir- ciddiysen bunun başka bir yolu yok.

Şimdi “yok-tu” kısmı. Teknoloji ve sosyal medya bunu daha kolay hale getirdi. Bir kısmının küçümsediği önceki nesiller bu imkanlara sahip olmadıkları için dişleriyle, tırnaklarıyla kazıyarak buralara geldiler. Şimdi kısa bir süreliğine küçük bir fırsat penceresi var. Teknolojiyi ve sosyal medyayı kullanarak, görece daha az bir çabayla, aynı yere gelebilirsin. Fransızların “cremé de la cremé” veya Türkçesiyle “kaymağın da kaymağı” yere gelmek içinse hem bu imkanları kullanman hem de deliler gibi çalışman gerekiyor. Ama dediğim gibi, senden öncekilerin geldikleri yere gelmek için artık çok çalışmana gerek yok. Zaten idealist değilsen çok çalışmak iyi bir şey değil. Gerek yok.

İdealist olanlar için bir not: Bedeninin ve aklının arada dinlenmesi gerekiyor. Çeşitli dinlenme şekilleri var. Örneğin sürekli masa başında oturuyorsan spor yapmak iyi gelir. Fakat bunun haricinde uyku, uzanma, oturma gibi bilinen dinlenme şekillerinin yanında ailenle vakit geçirmek, meditasyon yapmak ve ağaçlarla çevrili bir yerde zaman geçirmek gibi daha az bilinen dinlenme şekilleri de var. Bunları değerlendirmeni öneririm. Yoksa bir yerlerde zihinsel, duygusal veya bedensel olarak kırılıyorsun ve bunun bazen geri dönüşü olmuyor. Örneğin Huffington Post’un sahibi Arianna Huffington bunları dikkate almadığı gün içerisinde bayılıp beyin sarsıntısı geçirmişti.

3. “Keşke duygularımı ifade edecek cesaretim olsaydı.”

Burada lafım önce genç yiğidolara.

Anlıyorum “adam olmak, erkek olmak” gibi kavramlar var. Fakat adam olmakla uzun palto giymek veya “delikanlı olmak” arasında bir bağlantı yok. Biliyorum, televizya’da anlatılan hikayeler öyle demiyor ama gerçek bu. Özellikle yaşın 25’ten küçükse, senden rica ediyorum duygularını ifade etmesini öğren.

Şimdi genel olarak konuşuyorum. Bilimsel olarak biliyoruz ki ne söylediğinden çok bunu nasıl ifade ettiğin önemli. İfade edilmeyen duygular hastalıklara sebep oluyorlar. Sırf bu yüzden sağlığından olmaya değmez. (Bu konuda daha detaylı okuma yapmak için Louise Hay’in “Tüm Hastalıkların Zihinsel Nedenleri” kitabını okuyabilirsin. Hem Louise Hay, hem de bir arkadaşım, bilimsel tedavilerin yanında bu kitaptaki olumlamaları kullanarak kanserden kurtuldular. “Yaparsan kesin işe yarar” demiyorum, konunun uzmanı değilim fakat bakmakta fayda var.)

Elbette bu demek değil ki; hava sıcaksa veya biri seni küçücük üzdüyse hemen söylenmeye başla, ilgi ihtiyacın için insanların enerjileri çal. Hayır, söylediğim bu değil. Birincisi bunlardan etkilenmemeyi öğren. İkincisi Richter Ölçeği’nde 8.8 kadar büyük ve önemli bir şeyse bunu lütfen ifade et. İletişimsiz insan, hayvan veya ağaç ilişkisi olmaz. Ağaç mı? Peki, bana inanmayan ağaçların kendi aralarında kurduğu iletişim ağı hakkındaki bilimsel makaleleri okuyabilir.

4. “Keşke arkadaşlarımla iletişimde kalsaydım.”

Buna da hem katılıyor, hem de katılmıyorum.

Evet, hayat akıp geçiyor. Her zaman yapılması gereken bir şeyler illa ki çıkıyor, çıkacak. Fakat özellikle eskiden beri arkadaş olduğun insanlarla bağları koparmak iyi bir fikir gibi görünmüyor. 20 yıldır görüşmediğin çocukluk arkadaşlarınla görüştüğünde genellikle konuşacak bir şeyler bulamıyorsun. Hayatlarınız eskiden paralel giderken, bir yerden sonra yollar ayrı dağların arkasına ve oradan farklı düzlüklere gidiyorlar. Ortak noktaları bulmakta zorlanıyorsun. Bu uzaklığın oluşmasına izin vermeden veya oluşmuşsa bile tekrar yakınlaşmaya çalışmak insana iyi gelebiliyor. Zaten hemşire hanım diyor ki “ölüm döşeğinde olan herkes arkadaşlarını özlüyor“.

Buraya kadar güzel. Fakat benim bu konuda şöyle bir bakış açım var. İster eski arkadaşım, ister yeni arkadaşım; sen kendisini geliştirmeyen bir insansan, hayatla veya kendinle ilgili bir davan yoksa ben seninle çok sık görüştüğümde keyif almıyorum. Hatta kendini geliştirmek gibi bir derdin varsa fakat farklı bakış açılarına tahammülün yoksa ve/veya teati etmeyi bilmiyorsan ben yine seninle görüşmekten keyif almıyorum. E zaman da sınırlı olduğu için bir tercih yapmak gerekiyor. O tercihi senden yana kullanmıyorum. Zaten sırf birileri kırılmasın diye görüşme zorunluluğunu da anlamsız buluyorum.

Ne ki; düzenli görüştüğüm arkadaşlarım var, sağlıklı ve mutlu olsunlar, hem varlıklarından büyük bir mutluluk duyuyorum.

5.Keşke daha mutlu olmama izin verseydim.

Hemşire Hanım diyor ki; “Pek çok insan, hayatının sonuna gelmeden, mutluluğun aslında bir seçim olduğunu anlayamamış…Değişmekten koktukları için kendilerine ve başkalarına karşı mutlularmış gibi görünmüşler fakat gerçekten gülmeyi ve hayatlarındaki şapşallıklarını özlemişler“.

Yukarıda sormuştum: Bu hayat kimin?

Daha da başka bir şey demiyorum.

Pişmanlık, insanın ürettiği en büyük zehir. Çünkü etkisini, artık bir şey yapılamayacak noktada gösterir. Kelimenin kökü Farsça’dan gelir ve Türkçe karşılığı tam olarak “geri düşünen” demektir. Geriye düşünmemek için daha önce yazdığım bu, şu, şu ve şu yazılara da göz atabilirsiniz. Hepsini okumak hem çok uzun bir zaman alacak, hem de yorucu olacaktır. Bu yüzden konunun özünü söyleyeyim:

90 yaşına geldin. Neyi yapmamışsan pişmansın?

Git onu yap.

Sonra fayda etmiyor.