Amerikalı yazar ve konuşmacı Fran Lebowitz ilginç bir insan. Sevdiğim şöyle bir lafı var: “Konuşmadan önce düşünün. Düşünmeden önce okuyun.” Hoşuma giden bir lafı daha var -ki o da hem bu yazının başlığı, hem de aklımdakini çok güzel özetleyen bir cümle.

Bundan on binlerce sene önce yemek, su ve güvenli alan bulmak için birilerini takip ettiğimiz dönemlerde hayatta kalmamız, takip ettiğimiz insanların anlık kararlarına bağlıydı. O anki performansları yaşam ve ölüm arasındaki sonucu belirliyordu. Bir önceki sefer sayelerinde hayatta kaldıysak, bir sonraki sefer de kararlarına güveniyor, yönlendirmelerine göre hareket ediyorduk.

Şimdi haberler: Hala öyle yapıyoruz.

En iyilerimiz -artık bu kelimeden ne anlıyorsak- dahi, karşısındakini bir şekilde değerlendiriyor. Bazı şeyler “bu insan ne konuştuğunu biliyordur“, “bu konuda uzmandır“, “güç sahibidir“, “iyi bir insandır“, “pek tekin değildir” gibi sinyaller veriyor. Üst baş, maddi durum bunlardan bir tanesi. Bir diğeri karşımızdaki kişinin hangi zamanlarda, hangi ortamlarda, ne söylediği, nasıl söylediği ve ne kadar söyleyip, ne kadar dinlediği. Bir diğer sinyal kişinin kendisine güvenip güvenmediği. Diğeri “mazlumun” ne kadar yanında olduğu.

En önemlilerinden biriyse -belki de en önemlisi- kişinin son performansı.

Ayinesi iştir kişinin lafına bakılmaz. Şahsın görünür aklın rütbe-i eserinde” veya Türkçesiyle: “Bir insanın aynası işidir, lafına bakılmaz. Kendisi, aklının seviyesi olan eserinde görülür” derken Ziya Paşa bunu kast ediyordu. Aynı şekilde iş görüşmelerinde daha önceki performansını sormalarının veya bu konuda kanıt istemelerinin sebebi de bu: Güven. Sana güvenebileceklerini bilmek istiyorlar. Bu yüzden seni de, beni de, onu da değerlendiriyorlar.

Sen bundan 1, 5, 10, 20, 40 yıl önce bir şeyi yapmış olabilirsin. Ve bu gerçekten çok büyük bir başarı, çok iyi bir şey olabilir. Bu sayede çok yerlere gelmiş, çok iyi sonuçlar elde etmiş veya çok iyi geri bildirimler almış olabilirsin.

Fakat o, o zamanda kaldı. Bu zaman, başka bir zaman.

Seni şu andaki halinle mi yoksa geçmişteki halinle mi değerlendirmeliyiz? Eğer geçmişte, iyi şeyler yaptığını düşündüğün zamanlardakine göre değerlendiriyorsak; insan daha genç, daha toyken daha çok hata yapar. Onları da değerlendiriyor muyuz? Yoksa sadece senin en hoşuna gidenleri mi hesaba alıyoruz?

Cevabı açık sanırım. İnsanları, kendi istedikleri gibi değil, geçmişteki performanslarına göre ve bunların bizim için önemine göre değerlendiririz. Bunu yaparken de en son yaptıklarına daha çok ağırlık veririz.

Bu konular açılınca belki aklımıza böylesi şeyler gelebilir diye önceden yazmış olayım:

“Hep değerlendiriliyorsam, hep performe etmeliyim. Bu hiç adil değil!

Bir gün sizin kendi toplumunuz veya kendi gezegeniniz olursa siz böyle yapmazsınız. Fakat şu anki durum bu. Ve aslında bu iyi bir şey. Bu durum insanların ve toplumların tümden aklını kaçırmasını ve kendini yok edecek şekilde davranmasını önleyen bir mekanizma. “Değerlendirilmek” bildiğiniz gibi “değer”den geliyor. Neye değer verip, neye değer vermediğimiz var olmayı ya da yok olup gitmeyi direkt olarak belirleyen bir şey.

Bu çok yorucu.

Aslında değil. Kaslar kullanıldıkça belirli bir kas hafızası oluşur. Deneyimli bir baseketbolcu, şut atarken baş parmaklarının “T” harfini oluşturup oluşturmadığını düşünmez. Yıllar süren çalışmaların sonunda bu otomatikleşir. Siz de her sabah kalkıp, şu an davrandığınız gibi davranmayı planlayıp buna göre davranmıyorsunuz. Bu, kendiliğinden oluyor. Farklı davranmaya başladığınız ilk günlerde yorulacaksınız. Sonra oturacak. Beyin böyle çalışıyor.

Eğer son saç tıraşım kadar iyiysem hiçbir zaman daha iyi olamam.

Bazı sanat eleştirmenlerinin bu lafın kişinin performansını kötü yönde etkileyeceğine dair eleştirel yazılar var. Benim fikrim şu: Her zaman daha iyisi yapılır. Her zaman daha iyisi olur. İnsan her zaman daha çok gelişebilir. “Ham” var, gelişen var, “iş görür” var fakat “tam” yok.

Madem öyle hep “iyi” olmak için bir şey yapayım.

Ne yaparsanız yapın; birileri konuşur, eleştirir. Bu normal. Bu yüzden neyi yapmak istiyorsanız onu yapın. Bunu yaparken başkalarına zarar vermeyin.

İnsanların söylediklerine çok takılmayın. Söylediklerini duyun. Fakat korkmayın. Kendi kendinizi değerlendirin. Mükemmel olmaya çalışmayın. Aristo şöyle der:

Mükemmellik, talim(idman) ve alışkanlıkla kazanılan bir sanattır. Erdem sahibi veya mükemmel olduğumuz için hakkıyla/doğru davranmıyoruz; doğru davrandığımız için bunlara sahip olduk. Bizler, tekrar tekrar yaptığımız şeyleriz. O halde mükemmellik bir davranış değil, bir alışkanlıktır.

Yaptıklarım, yapacaklarımın teminatıdır.

Bugün ben kendi evimi temizleyip düzenlemeyi ihmal ettiysem, bugün ben bir şeyin doğrusunu, güzelini, iyisini, yararlısını yapmayı sonraya bıraktıysam; yarın doğrusunu, güzelini, iyisini, yararlısını yapacağıma nasıl güvenebilirim? Aslında güvenemem. Fakat buna göre karar vermiyorum. Psikolojide “decision fallacy” denilen, Türkçeye “karar yanılgısı” olarak çevirebileceğimiz bir konu var. Bu çok detaylı bir konu ama özeti şu:

Şimdi bu tatlıyı, pizzayı yiyeyim, sonra daha iyi beslenirim.

Şimdi Facebook’a, Instagram’a bakayım, sonra kalkıp çalışırım/iş yaparım.

İleride daha iyisini yapacağımızı umuyoruz. Fakat şu an iyisini, güzelini, doğrusunu yapmaz ihmal edersem, ileride de iyisi olmayacak.

Yalapşap yapma ama mükemmel olmaya da çalışma.

Sadece yap.

Bir de son saç tıraşın kadar iyi olduğunu unutma.

Hem sıhhatler, hem saatler olsun.