Oldukça kibar bir insan bizi kapıda karşıladı. Bilinçaltımız içerideki ışık, koku, ısı, ses gibi yeni ortamın uyarıcılarına çoktan alışmışken, bilincimiz aşağı yukarı altı saniye sonra olan biteni algılamaya başlamıştı: İnsanlar restoranın büyük bir kısmını doldurmuş, yemeklerine başlamak için top atışını bekliyorlardı. Açlıktan, dolayısıyla varlığını devam ettirme güdüsünden gelen içsel huzursuzluğun az da olsa etkilediği sıcak muhabbet masalardan restoranın geneline yansımış gibiydi. Görevlinin nazikçe gösterdiği yere otururken garsonların birazdan başlayacak yemek karmaşası karşısında oldukça sakin olduklarını gördüm. Arkadaşıma sorduğumda onun da dikkatini çekmişti. Servis elemanları ya birazdan olacaklar karşısında fazlasıyla şuursuzlardı, ya da bunu defalarca yapmış olmanın rahatlığı içerisinde her şeyin kontrol altında olduğundan eminlerdi -ki bir restoran işine girdiyseniz bilirsiniz ki o an hiçbir şey kontrol altında değildir.

Vakit geldi, iftarlara başlandı. Bir yandan yemeklerimizi yeyip sohbet ederken, diğer yandan iki çok bilmiş tip olarak hayretle garsonları süzüyor ve onlar hakkında teati ediyorduk. Onlarsa oldukça rahat bir şekilde, hiçbir şekilde panikle koşturmadan fakat dengeli ve seri hareketlerle işlerini yapıyorlardı. Hiçbir masanın başında bekleyen garson yoktu fakat ne zaman kafamızı kaldırıp “bakar mısı…” diye seslenecek olsak cümlemizi bitirmeden birisini yanımızda buluyorduk. Öyle ki, bir ara kolum bardağa çarptı ve bardaktaki su yere döküldü. Bardağın yere çarpınca çıkardığı sesten restorandaki dengenin bozulduğunu, insanlara gereksiz iş çıkardığımı ve eskiden babamın çokça söylediği gibi “yaptığım işe bakmadığımı” düşündüğüm saniyelerde, yani olaydan takribi 2-3 saniye sonra, bir garson bütün gülümsemesiyle “sorun yok efendim, biz hallederiz” diyerek yeni bir bardak getirmişti. O an bir yandan bu küçük kazaya utanırken, diğer yandan adamın içtenliğiyle bütünleşen hareketleri ve 20’li yaşlarında bir öğrenci olmama rağmen bana sanki Birleşik Krallık mirasçısıymışım gibi hitap etmesi karşısında beynimin çok fazla hata verdiğini hatırlıyorum. Kendimi toparlayıp teşekkür ettikten sonra arkadaşıma baktım. Biz, hayatta pek şaşırmayan iki insan, ağzımız açık kalmıştı.

Yediğimiz en güzel yemek değildi. Fakat gördüğümüz en iyi yemek deneyimiydi.

***

1990’larda bir zaman, gecenin bir yarısı. Ertesi gün okul olmasına rağmen televizyondaki basketbol maçını izliyorum. Bir takımın favori oyuncusunu iki kişi var gücüyle savunmaya çalışıyor. Fakat oyuncu sanki o iki kişi orada hiç yokmuş gibi sürekli sayı atıyor. Ve oldukça sakin görünüyor. Rakipleri, takım arkadaşları, koçlar, orada bulunan seyirciler, televizyonda izleyen herkes biliyor ki bu adam bu kadar sakinse karşı takımın başı belada demektir.

Nihayetinde bela geliyor: Rakipleri onu yıldırmak ve oyundan düşürmek için savunmayı sertleştirmeye başlıyor. Belki kendi koçları bunun iyi bir fikir olmadığını düşünüyor zira o sakinlikten sonra her sinirlendiğinde en az 40 sayı atıyor. Fakat yapacak bir şey yok. Oyuncu kendisine yapılan sert hareketlerin sonucunda sinirlenmeye başlıyor. Daha iyi oynamaya başlıyor. Daha iyi oynadıkça daha sert savunma yapıyorlar. Daha sinirleniyor. Hızlıca ileri sarıyorum. Maç bittiğinde takımının attığı 117 sayının 69’u bu oyuncudan geliyor.

Tıpkı 2000’li yıllarda gelecek ardılı gibi, o da ne zaman zor durumda kalsa spor tarihine geçecek işler yapıyor. İkisi de son 1-2 saniyede yaptığı atışlarla maçı kurtarıyorlar. Defalarca şampiyon oluyorlar ve nihayetinde bugün basketbol tarihinin en değerli oyuncuları olarak gösteriliyorlar.

***

2010 sonrası, bir yaz günü İstanbul Cihangir’de sahile nazır parka inen merdivenlerin üzerinde tek başıma oturuyorum. Saat sabah 5 civarları. Buraya geldiğimiz insanlar da, hali hazırda bulunan insanların çoğu da evlerine dönmüşler. Bense sabah serinliğinde sakin sakin Tarihi Yarımada’ya bakıyorum. Topkapı, Ayasofya ve Sultan Ahmet Cami bütün ihtişamıyla orada öylece duruyor. Aklıma Ankara’dan Mersin’e seyahat ederken her gördüğümde ayrı büyülendiğim, hiçbir şeyin ortasında tek başına bütün ihtişamıyla duran Hasandağı geliyor. O kadar yüksek ki, bu uzunlukta bir gökdelen yapacak olsaydınız 1000 katlı olması gerekirdi. Hasandağı’nı düşünürken önümdeki bu üç yapıya tekrar odaklanıyorum. Çevrelerinde bulunan ve son 100 yılda yapılan küçük bina deryasının en ucunda; insana, depreme, denize; kısacası doğanın bütün yıkıcı kuvvetine inat yüzlerce yıldır orada duruyorlar. Onları yapan ustaları düşünüyorum. El arabasıyla taş taşıyan çocukları, tozu toprağı hayal ederken kendi kendime soruyorum: Neden bu kadar iyi iş çıkardılar? O an aklıma Mimar Sinan geliyor çünkü Sultan Ahmet’in mimarı 8 yaşından 27 yaşına kadar Mimar Sinan’ın öğrencisi olan Sedefkar Ağa. Sinan’ın diğer öğrencisi olan İsa Muhammed Efendi’nin de Tac Mahal’i yaptığı söyleniyor ama kabul gören Üstat Ahmed adlı bir mimar. Yine de Tac Mahal’in yapımına Osmanlı’dan giden kubbe ustalarının katkıda bulunduğu biliniyor. Aklım tekrar Sinan’a kaçıyor. 14 bin kişinin bir olup yaptığı Selimiye’yi düşünüyorum. Bir insan evladının nasıl böyle yetenekli, zeki, çalışkan olabildiğini, işini nasıl bu kadar iyi yapabildiğini anlamaya çalışıyorum.

***

Bugün bazı ipuçlarını biliyorum. Yazılarda aralara serpiştirerek bunlardan bahsediyorum. Bugünse bütün bu hikayelerin sonunda önemli bir tanesinden 2-3 cümleyle bahsedeceğim.

  • O restoranda çalışan garsonların en genci 30 yaşının üzerindeydi. Bu işi en az 10 senedir yapıyorlardı.
  • Bahsettiğim basketbol oyuncusunun adı Michael Jordan. Küçükken boyu kısa olduğu için kendisini ayaklarından potaya asıp baş aşağı durarak kemiklerini esnetmesinden mi, kazanma azminden mi, yoksa dudak uçuklatan çalışma disiplininden mi bahsedeyim emin değilim.
  • Ardılı dediğim kişi Kobe Bryant. Kariyerine başladığı takıma gelirken, takımın ünlü oyuncusuna, emekli olana kadar kaç şampiyonluk kazanacağını ve bunları nasıl yapacağını daha o yıllarda anlatmış. Takımı iyi durumdayken de kötü durumdayken de, tatil zamanında da sezon zamanında da; her gün, ama her gün diğer oyuncular henüz uyurken sahaya gidip binlerce şut çalışmasıyla bilinir.
  • Mimar Sinan’ı anlatmama pek gerek yok. Sadece şundan bahsedeyim; daha çocukken boş zamanlarında meşalesini yakıp yerin altına iner ve Roma döneminden kalma yapıları incelermiş. Daha o yıllardan bu konulara ilgi duyar, sürekli öğrenmeye çalışırmış.

Fakat bu saydığım insanların, diğer bütün enteresan insanlarla ve sizlerle ortak bir özelliği var: Hiçbiri başında “olmuş” değildi. Fakat gün be gün çalışarak, taş üstüne taş koyarak, küçük küçük, emek emek bu yerlere geldiler. 1’ken önce 2, sonra 10, en son da bazısı 100 oldu.

Pek çok insan mükemmeliyetçi olmasıyla övünüyor. Fakat mükemmeliyetçilik ve en iyiye ulaşma isteği farklı şeylerdir. Mükemmeliyetçilik hiçbir hata yapmadan en iyiye ulaşma isteğidir. Ama bu doğa kurallarına ters düşen bir istek değil mi? Doğa bile Hasandağı’nın o ihtişamını keyifle izlemek için yüzbinlerce yıl taş üstüne taş koymuş, rüzgarını estirerek şekil vermiş, volkanlarını püskürtmesine içindekileri kusmasına izin vermiş; çok ama çok uzun süre beklemişken, biz? Biz onu bir günde yapamayız. Mimar Sinan, “ustalık eserim” dediği Selimiye’yi 80 yaşında yapmışken, biz bir ustalık göstermek istiyorsak bu 25 yaşında, 35 yaşında, 45 yaşında olmayabilir, olmayacaktır.

Mükemmeliyetçilik hayalleri gerçekleştirmenizi öteleyen, sizi yavaşlatan ve hatta bazen felce uğratan bir zehirdir.

Mükemmeli değil, taş üstüne taş koymayı hedeflediğinizde belki Tac Mahal’i yapmayacağız. Belki yapmamıza da gerek yok. Fakat her hayalin, her başarının, her ilişkinin; her şeyin başı karar verip emek emek taş üstüne taş koymakla başlar.

Sizler mükemmeli değil, taşları hedefleyin. Bugün başlayın, düşe kalka ilerleyin.

Fakat doğanın kanunları gelip çattığında yerimizde sapa sağlam durabilmek için bir taş yerine oturmadan, diğerine geçmeyin.

 

Kaynakça ve Notlar:

1. Fotoğraflar: 1,