Elimdeki kağıtta bir şeyler yazıyor. Üste ülkenin en iyi üniversitelerinden birinin logosunu, alta da rektörün imzasını yerleştirmişler. Kibar bir üslupta yazılmış yazının özeti şu: Okuldan atıldın.

Dilimi geriye doğru katlamışım. Önce elimdeki kağıda, sona rektöre bakıyorum. Kağıdı buruşturup yüzüne fırlatırken: “Siz beni atamazsınız, ben ayrılıyorum!” diye bağırıp hışımla odadan çıktım. Kapıyı arkamdan öyle bir çarpm…

Yok, tam olarak böyle olmadı. Rektör falan yok. Ben ve kağıt baş başayız. Dalgın gözlerle kağıdı süzerken, lisede 5 tane 1 ve 2 tane 0 getirdiğim dönemde düşündüklerime benzer şeyler aklımdan geçiyor: Bu sefer patladık… N’olacak lan şimdi? Ben bunu nasıl açıklayacağım??

Açıklayamazsın. Biri memur, diğeri öğretmen bir anne baba; bulup buluşturup seni özel bir üniversiteye yollamışlar. Üzerine 4 sene geçmiş. Sen bu 4 seneyi yarı yıl İngilizce hazırlık, bir buçuk sene Fransızca hazırlık okuyarak ve 2 sene de bölüm dersleri alarak geçirmişsin. En kötü ihtimalle ikinci sınıfı bitirmiş olman lazım senin?

Yok, onun yerine ben atıldım.

O dönem düşünemediğiniz bazı şeyler var. Bunlar kağıtta yazmayan ama geriye dönüp bakınca anladığınız şeyler:  Sen -ama ilgini çekmedi, ama bazı hocalardan tiksindin, ama dersleri beceremedin- sınıfını geçmek yerine spor ve fotoğrafçılık gibi asıl işin olmayan şeylerle uğraşmayı tercih ettin. Pek çok zaman okula gelmemeyi, gelsen de derslere girmemeyi tercih ettin. Sevmediğin halde 4 sene daha devam etmeyi tercih ettin. Bu tercihler yanlıştı. Buyur, bu da sonucu.

Bu sonuç maddi ve manevi olarak zordu fakat aslında başıma gelen iyi şeylerden biri oldu. Ben bulunduğum duruma gelme sebebim olarak başkalarını suçlamaya devam etmekle meşgulken hayat gerekeni yaptı. Bu sayede yeni bir sayfa açabildim: İlk iş olarak üniversitenin 200 küsür Dolar’a açtığı af sınavlarına girmeye karar verdim çünkü bu sınavı kazanınca şöyle bir hak daha veriyorlardı: “Eğer bu af sınavlarını geçersen, üniversite sınavında aldığın puanın yettiği herhangi başka bir bölüme geçiş yapabilirsin.” O halde sevmediğim bölümden kurtulmak için üniversite sınavına girmeme gerek yoktu ve bu aslında bir nimetti.

Ya binlerce Dolar’ın üzerine bir 200 Dolar daha çarçur olacaktı ya da bu sınavı kazanıp yeni bir bölüme geçiş yapacak ve o güne kadar aldığım derslerden bir kısmını yeni bölümümde saydıracaktım. Sınava ekonomi dersinden girip kazandım. Sıra bölüm seçmeye gelmişti. Daha önce bahsettiğim gibi lisedeki akademik kariyerim bir güneş gibi parlamadığı için Moleküler Biyoloji ve Genetik, Jeomorfoloji, İktisadi Bilimler ya da Uzay Mühendisliği gibi söylerken ağızda dağılan bölümlere puanım yetmiyordu. Hem zaten o dönemler ilgimi çeken tek meslek de reklamcılıktı. Girebileceğim bölümleri araştırırken İletişim ve Tasarım ile İşletme Bilgi Yönetimi bölümlerine gözüm takıldı. Hangisinden mezun olursam olayım reklamcı olabileceğimi fark ettim. İki bölümde de okuyan arkadaşlarıma danıştıktan sonra bölümlerin ders programlarını inceledim. 5 dakika bile geçmeden İşletme Bilgi Yönetimi’ne kaydolmayı tercih ettim. Bir yandan da İletişim ve Tasarım bölümünden merak ettiğim bir derse misafir öğrenci olarak kaydoldum.

Mezun oldum. Okuldaki Reklamcılık dersinin hocasının reklam ajansında reklamcılığa başladım. Gün geldi kendi ajansımı kurdum. Yıllar sonra da o hocamla beraber çalışma imkanına eriştim. Bugün o bölümdeki diğer bir hocamla, Müzakere Teknikleri dersinin hocasıyla, beraber çalışma imkanına sahibim. İkisinin de okuduğunu biliyorum; selam ederim.

Bölüm değiştirmek ve İşletme Bilgi Yönetimi okumak çok iyi tercihlerdi. Plan reklamcı olmaksa bütün her şeyi bırakıp İstanbul’a gelmem gerekiyordu. Geldim. Bu da, bu plan açısından doğru bir tercihti. Sonrasında, tıpkı sizin gibi ben de pek çok tercih yaptım. Bir kısmı beni mutlu sonlara, diğerleri mutsuz sonlara götürdü. Yeterince mutsuz son gördükten sonra da şöyle bir şey fark ettim.

İnsanlar ikiye ayrılıyordu: Haklı olmayı önemseyenler ve mutlu olmayı önemseyenler.

Haklı Olmayı Önemsemek

İnsan, akıl sağlığı gereği, tutarlı ve doğru tercihler yaptığını düşünmeye ihtiyaç duyar. Bu yüzden, istemeden de olsa, olayları kendimizi haklı çıkaracak şekilde görürüz:

Hoca bana taktı.
Bildiğiniz gibi eğitim fakültelerinin müfredatında “Kafayı takacak öğrencileri belirleme yöntemleri” gibi dersler işlendiği için her eğitmen her sınıfta en az bir öğrenciye kafayı takar. Ne hikmetse bu en az bir öğrenci de hep bizizdir. Ya da bu hikaye başka türlüdür ama farkında değilizdir.

Hoca sahiden size kafayı taktı mı? Siz sınıfı geçmek için gerçekten elinizden geleni yaptınız mı? Yoksa kaytarmayı mı tercih ettiniz?

Hikaye kısmını bir tarafa bırakırsak; amaç o sınıfı geçmekse koşullar ne olursa olsun bunu başarmak gerekmiyor muydu?

Hakem taraf tuttu. / Hava koşulları oynamamıza izin vermedi.
Her takım sahaya kazanmak için çıkar. Soyunma odasında “beyler-kızlar hakem taraf tutmazsa/ saha ve hava koşulları yerinde olursa maçı alıyoruz” diye plan yapılmıyor. Siz de o sahaya şartlar ne olursa olsun kazanmak için çıkıyorsunuz. Hadi diyelim ki hakem taraf tuttu: Siz profesyonel olduğunuz için hobi olarak değil, iş olarak maçı kazanmakla mükellefsiniz.

Bir de hep merak ederim: Bu durum sizi motive etmiyor mu?

Emeğinizi elinizden almaya çalışan birini görünce sorumluluğu başkasına atıp pes mi ediyorsunuz? Siz o sahaya haklı olmak için mi yoksa kazanmak için mi çıkıyorsunuz?

Beraber iş yaptığım kişi her şeyi berbat etti.
Bunu duyduğuma ayrıca üzülüyorum ama iş yapacağınız kişiyi daha en başta doğru seçmeniz gerekmiyor mu?

Hadi bir yanlış yaptınız; amacınız o işte başarılı olmaksa o kişiyi doğru yönlendirmeniz gerekmiyor muydu? Baktınız olmuyor bir an önce onu işten ya da ortaklıktan çıkarmanız gerekmiyor mu?

Sorumluluğu başkasına atmak belki daha rahat uyumanızı sağlayabilir fakat iflası önlemez.

Mutlu Olmayı Önemsemek

Gördüğüm kadarıyla mutlu olmayı önemseyen insanlar, işlerin hikaye kısmını bir tarafa bakıp hedeflerini gerçekleştirmeye yarayacak eylemlerde bulunuyorlar. Çünkü amacımız mutlu olmak olunca sorumluluğu otomatik olarak üzerimize alıyoruz. Çünkü o an, daha önce görmediğiniz bir şeyi fark ediyorsunuz:

Kendi mutluluğunuz başkasının değil; sizin işiniz, sizin sorumluluğunuzdur.

tercihler 2

Bu yüzden kişiler ve koşullar ne olursa olsun o sorumluluğu yerine getirmeye çalışıyorsunuz. Gün geliyor hava koşulları geçit vermiyor, hocanın favori öğrencisi olunmuyor veya ortağınız saçma bir kararda duygusal davranabiliyor. Fakat şartlar ne olursa olsun bu hayattaki mutluluğumuz bizim işimiz olduğu için gereği neyse onu yapıyorsunuz. Bütün süreçlerinizi hedef doğrultusunda yönetiyorsunuz. Belki örneğin o an bir tartışmadan kaçınmak için durumu idare ediyorsunuz ama sonraki zamanlarda öyle bir pozisyon alıyorsunuz ki ya o olay bir daha tekrarlanmıyor, ya da tekrarlanırsa sizi etkilemiyor.

Örnekleri günlük hayattan verirsek tanıdık gelecektir:

  • Bütün bir hafta sonunu gezmeye ayırın. Bu tercihlerin sonucunda çamaşır yıkamamayı tercih etmiş olmanız da muhtemeldir. Bu da hafta içinde gerektiği zaman ütülü gömlek bulamamanıza sebep olur.
  • Yemekleri önceden hazırlamamayı tercih edin. Hafta içi yorgun argın eve geldiğinizde yemek siparişi verip (ya da abur cubur atıştırıp) rejimi yakmayı tercih edeceğinizi garanti ederim.

Tercihlerimiz domino etkisi yarattıkları için yaşadığımız hayatı belirlerler. Bu yüzden kimin söylediğinden emin olamıyorum ama şu lafı çok severim: İnsanlar tercihleriyle yaşarlar.

Denizlerin geçit vermediği gün gemileri karadan yürütmeyi tercih edin; bilinen dünyanın kaderini değiştirirsiniz. 

Bitirirken kişisel bir şey paylaşayım: Sitedeki hemen her şey siyah, beyaz veya gri iken logodaki soyadımın kırmızı olmasının bir sebebi var: Ben hep insanın isminin kendisini, soy isminin de geldiği yeri ve kendisinde emeği olan insanları vurguladığını düşünürüm.  (Not: Hala böyle düşünüyorum ama uzun zaman sonra tasarımı değiştirdim. Yazıyı yazdığımda sitenin tasarımı bu şekildeydi.)

Bugüne kadar başta ailem olmak üzere, bende emeği olan insanların büyük bir bölümü pek çok şeye destek olmayı tercih etti. Hala da ediyor. Etmeselerdi bugün burada olmayı beceremezdim. Bunu idrak ettiğim gün, hayatta kötü giden her şey için çevremdeki insanların arasından bir suçlu bulmaya çalışmayı bıraktım. Bu düşüncenin sonucunda da blogu açmadan önce logomu yapıp soyadımı kırmızıya boyadım. Hem bana hatırlatsın, hem de bir gün yazısını yazınca gören kendisine pay çıkarsın istedim.

Mutlu olmak bireysel bir iştir. Fakat hepimizin çevresinde bugünkü tercihlerimizi etkileyen iyi ve kötü örnekler bulunur. Olduğunuz noktadan memnun değilseniz yapmanız gereken ilk şey suçlu aramayı bırakmak. “Kilo veremiyorum çünkü yürüyecek zamanım yok” diye düşünmek bile sorumluluğu zamansızlığa yıkmaktır. Bunu yapmayın. Konu her ne olursa olun, işler iyi gitmiyor çünkü siz kendinizi haklı görmeyi bırakmak istemiyorsunuz. Bunun yerine mutlu olmayı tercih edin.

“Benim işlerim/ilişkilerim/durumum istediğim gibi değil çünkü bunun için ben doğru tercihleri yapmadım. Şu andan itibaren mutlu olmayı seçiyorum. Bugünden sonra daha doğru tercihleri yapacağım. Ve bu uğurda çok çalışacağım.”

Hadi, yukarıdaki paragrafı bir daha okuyun.

Tercihleriniz domino etkisidir ve insanlar tercihleriyle yaşarlar. Ve yaşadığınız süre boyunca yaptığınız tercihlerin toplamına “hayat” denir.

Bu hayatı mutlu yaşamaya şu an başlayın. Derin bir nefes alın, verin ve gülümseyin.

Kaynakça ve Notlar:

1. Fotoğraflar: 1, 2