Dün öğleden sonra ofise uğrayıp biraz iş hallettik. Pazar pazar pek kimse yok, Habita çok sessiz, her zaman gördüğüm bir şey değil. İş yaparken kafamı kaldırıp arkadaşıma “yarın ne yazayım?” diye sordum. Biraz konuştuysak da emin olamadım. Çıkıp spora geçtik ve nihayetinde eve geç dönüp annemi aradığımda yine aklıma geldi: Ben yarın ne yazacağım? “Sporu yaz istersen” dedi. Büyük sözü dinlememle bilinirim(!), bugün sporu yazıyorum. Çünkü tuğlalarla çok ilgisi var.

Uzun süredir spor yapıyordum. İlk okulda basketbol antrenmanlarına başlayıp, orta okulda ve lisede yanına hentbol ve yüzmeyi ekleyip, en sonunda da voleybolla bir miktar ilgilenmiş olarak üniversiteye gelmiştim. Dersler, klasik, pek umurumda değildi: Ben de spor salonunun yolunu tuttum.

İçeri girdiğimde büyük bir şok geçirdim. Yerli yabancı pek çok insan basketbolu inanılmaz derecede oynuyordu. Aralarında lig oyuncuları da olan bu kitle fiziksel olarak benden çok güçlü ve iriydi. Yine de oynamaya başladım. Darbe aldıkça canım yanıyor, gücüm yetmiyordu. Düzenli olarak spor yapan 2 metrelik bir insanın dirseği o anda yanlışlıkla da olsa kolunuza geldiğinde, kolunuz en iyi ihtimalle morarıyor. Ben de her gün yurttaki odama kollarımda morluklarla dönüyor, bir sonraki gün yanlarına yenilerini ekliyordum. Bir şeyler yapmam lazımdı. Ağırlık çalışmaya başladım. Alışık olmadığım için düzenli yapamadıysam da devam etmeye özen gösterdim. Fakat bir dargın bir barışık geçen bu fitness hayatı, Beşiktaş’ın oyun kurucularından birini savunmam gereken o gün değişecekti. Maçtan önce arkadaşlarım “onu boşuna savunma, bırak istediğini yapsın” demişti. Nasıl yani? Rekabet duygusu bir miktar gelişmiş bir insan olarak elbette böyle bir şeyi kaldıramazdım. İyiyse iyiydi fakat yine de elimden geleni yapacaktım. Maç hızlı başladı. Sahadaki herkes iyi hücum ediyor, diğer taraf da elinden gelen en iyi şekilde müdafaa yapıyordu. Tabii Beşiktaş’ın oyuncusu %50’yle bile oynamadan hakkımızdan geliyordu. Eğer bir profesyonelle oynuyorsanız bilmeniz gereken ilk şey onu kızdırmamaktır. Ben bilmiyordum. Savunmayı sertleştirdim. Beklemiyordu. Bu yüzden bir iki top çalıp sayı atabildim. O da daha ciddiye almaya başladı. Öyle ki, sadece bir pozisyonda topu saklamak için diğer kolunu hafifçe yukarı kaldırıp benimle arasına koydu. Dirseği göğüs kafesime gelmişti. Ve ben iki adım geriye, yere düşmüştüm.

Benzer pozisyonlarda oynadığım insanlar arasında bu kadar güçlü bir insan görmemiştim. Bildiğin sinek gibi yere yapışmıştım. Arkadaşlarıma döndüğümde bir tanesi “ben demiştim” dedi gülerek. Zoruma gitti. O gün ağırlık çalışma konusunu daha ciddiye almaya karar verdim. Her gün, istinasız her gün salona gitmeye başladım. Basketbolla ısınıyor sonra ağırlıklarla çalışıyordum. 5 kilo 10 kilo oldu, 40 oldu, 80 oldu, 100 oldu. 10 mekik 50 oldu, 200 olup arttı. Sakatlandım, ameliyat oldum, yeniden başladım. Alışkanlığım gittiği için kaslarım çok zayıflamıştı, yine de bir şekilde devam ettim.

Öyle ki, bu yazıyı yazmadan bir önceki gün spor salonuna gittiğim arkadaşımla, ta o günlerde açık havada idman yapmaya başlamıştık. Boş boş koşmaktan pek hoşlanmam. Fakat yanımda bunu yapan birini gördükçe motive oluyor, kendimi zorluyordum. Ankara Anıttepe’deki koşu parkurunda önce hafif koşuyor, sonra mekik ve şınav çekiyor, en sonunda yakınlardaki bir meyve sucuya gidip portakal suyu içip sohbet ediyorduk. Arkadaşım benden daha fazla mekik çekebiliyordu. Ben de bunu gördükçe motive olup kendimi zorluyordum. En sonunda günde 750 mekik çekmeye başlamıştım. İyi hissettiriyordu, ta ki onun benden bir fazla set yapıp 1000’e tamamladığını görene kadar…

Derken mezun oldum, İstanbul’a geldim, sporu bıraktım. Zaten sağlığım da iyiye gitmiyordu. Ne zaman basketbol oynamak istesem ayak bileklerime kan oturuyor, yoğun ağrılarla boğuşuyordum. Ben de tamamen bıraktım. 10 sene geçti. Bu 10 senede 21 kilo almış, sigara ve alkol kullanmaya başlamıştım. Bundan memnun değildim. Bu yüzden özellikle geçtiğimiz aylarda dikkat etmeye başladım. Zaten bir 6 kilo vermiştim. Dikkat edince bir 4 daha gitti. Spora tekrar başlayınca 3 daha. Tekrar başlamak diyorum ama halimi görseniz gülersiniz. Fizik tedavide kullanılan bantlarla ayak bileği ve omuz çalışıyorum. Diğer yerleri ise en çok 2 kilo ağırlıkla çalıştırıyorum. Elbette bu insanın moralini bozuyor. Fakat bunu atlattığınızda, içinizde, derinlerde bir yerde bir şeyler gülümsemeye başlıyor. Neden mi? Çünkü mesafe kat ettiğinizi görmeye başlıyorsunuz. Örneğin 10 sene önce günde 750 mekik çekebiliyorken, geçtiğimiz haftalarda arka arkaya 10 mekik çekememiştim. İnsan o an üzülüyor. Fakat yılmadan devam ettiğinizde ilk önce 10 tane çekiyorsunuz. Sonra ikinci sete geçip tekrar bir 10 tane daha çekmeye çalışıyorsunuz. Olmuyor, en azından ben de olmadı, 8’de kaldım. Bir sonraki gün 2 set 10 tekrar tamamlandı. Şimdi 3 set 10 tekrar yapabiliyorum.

İnsanlık hali, bazen insan bir konunun negatif taraflarına odaklanıyor. 750 nerede 30 nerede? Ya da genel olarak “ben neydim, ne hale geldim” şeklinde düşünebiliyoruz ama bunun hiçbir yararı olmuyor. Aksine farkında olmadan mağdur psikolojisine giriyoruz. Bu, psikolojik bir bataklık. Orada kaldıkça seni içine çekiyor. Fakat bu bataklığa düşmeyi, kenarından dolanmayı veya olduğu yerlere gitmeyi bıraktığınızda başka şeyleri fark ediyorsunuz.

O da bu yazının konusu: Tuğlalar.

Amacınıza yönelik yaptığınız her şey bir tuğla. Bir anda bütün ev ortaya çıkmayacak. Fakat siz her gün bir tuğla koyabilirsiniz. 20 cm’lik tuğlaları her gün üst üste koyduğunuzda 1 yılda 7300 cm veya 73 metre eder. Bu da aşağı yukarı 24 katlı bir apartmanın boyutu kadar yüksek bir tuğla kulesi anlamına geliyor. Bu kadar yüksek bir şeyi bir günde çıkartamıyorsunuz. Zaten normal olan da bu. Fakat her gün bir tuğla koyabilirsiniz. Bunu herkes yapabilir. Fakat pek az kişi sabredebiliyor. Evet, insanın egosu arada devreye girip “ben teker teker tuğla koyacak adam mıydım?!” diyebiliyor. Belki değildin ama şu an böylesin. Durumu kabullenip gereğini yapabilir ya da bataklıkta oynamaya gidebilirsin. Evet, insan bazen kaytarmak isteyip “bugün de hava çok soğuk, dışarı çıkıp tuğla koymasam olur. Bir günden n’olacak canım?” diye düşünebiliyor. Fakat işte disiplin dediğin kas öyle çalışmıyor. Disiplinini bozmadıkça o kasın güçleniyor, yapmadıkça zayıflıyor. Bunu bildiğin için zayıflamasına izin vermiyorsun. Hatta sırf bu kası güçlendirmek için havanın en berbat olduğu gün dışarı çıkıp bir değil, iki tuğla koyuyorsun. Bu arada sabretme kası da bu şekilde çalışıyor: İlk önce hemen sonuç görmek istiyorsun. Sonra doğanın kuralları karşına çıktıkça sabretmesini öğreniyor ve gelişiyorsun.

Biri bize “Hayatını bataklıklarda mı inşa etmek istersin, yoksa sağlam zeminde mi?” diye sorsaydı sanırım hepimiz “sağlam zemin” derdik. Fakat bazen insanlık hali, kendimizi bir anda bataklıklarda bulabiliyoruz. Böylesi bir şey olduğunda hatırlamak gereken basit bir şey var:

İşimiz var. Tuğlalar bizi bekliyor.