Baş parmağın en üstteki teli aşağıya doğru çekecek. Bak böyle. Diğer üç parmağında en alttaki üç telde olsun. Onları da yukarı doğru sırayla çek.

Gitarda ilk önce tek elin alıştırmasını yapardık. Bateri öğrenenleri gördüğümde, onlar da ilk önce tek elleriyle alıştırma yaparlar, sonra diğer elin/ayak alıştırmasına geçerlerdi. Piyano da aynı şekildedir. İki elin alıştırması farklı olur, biraz ilerleyince bir arada çalabilirsiniz.

Futbol bilmem ama eminim o da öyledir. Zira basketbol, hentbol, voleybol ve yüzme antrenmanlarında da ilk önce tek bir şey öğretilir size. Söz gelimi basketbolda ilk önce bir temel öğrenirsiniz. Sonra -sırasını hatırlamıyorum- atış yapmayı, sonra nizami atış yapmayı, turnikeyi ve yön değiştirmeleri. Sonra örgü, tam saha örgü, yarı saha antrenman maçı ve tam saha antrenman maçı. En sonunda müsabaka. Orada da ilk önce kendi şehrindeki, sonra başarılı olursan başka şehirdeki takımlarla maç yaparsın. Burada da başarılı olursan Türkiye Şampiyonası’na gidersin. Sonra Avrupa ve Dünya Şampiyonası gelir.

Yazmak da böyle. İlk önce düz ve eğik çizgi alıştırmaları verilir. Sonra yazı yazmaya geçilir. Sonra kompozisyon yazdırırlar. İlgin varsa sen kendi kendine yazmaya devam edersin. Yazdıkça daha akıcı olur, su gibi gider yazı.

Bunların hepsi birer öğrenme sürecidir ve hepsi birer birer öğrenilir.

“Ben müzisyen olacağım. Bundan para kazanacağım” diye bir derdiniz varsa her gün, günde en az 6-8 saat çalışmanız gerekir.

“Ben profesyonel sporcu olacağım.” diye bir derdiniz varsa; her gün, günde en az 6-8 saat çalışmanız gerekir.

Peki ya araba kullanmak? O biraz daha farklı. Araba kullanırken bir anda vücudunuzdaki pek çok sistemi devreye sokmanız gerekir: Ellerin direksiyonda, gözlerin ilk önce ayaklarında ve yolda. Gaz nerede, fren neredeydi? Otomatik vites değilse araban bir de vitesle uğraş işin yoksa? Bir solunda, bir de arabanın içinde ayna var. Bazılarına sürpriz olacak ama sağda da bir ayna var. Yola bak, gözlerini ayaklarından çek artık! En çok önüne, sonra yanına ve arkana bak. Dur dur kırmızı ışık yandı. Bir yandan el-ayak koordinasyonunu sağla. Bir de diğer araçlarla mesafeni koru, n’olur n’olmaz. Hop hop hop! Vites değiştir çok zorladın arabayı! Debriyaja bas. Haydaa… Üçüncü vites geride miydi ileride mi? Hah tamam oldu. E dönüşü kaçırdın? Gideceğin yeri de bilmiyorsan bırak kullanma arkadaşım!

Dedim ya, araba kullanmak böyle olmadığı için pek çok kişi öğrenirken yılıp vazgeçer. Benim de dahil olduğum pek çoğu öğrendiğini ve iyi kullandığını zanneder. Pek azı hakkıyla kullanır.

Beyninizdeki ve vücudun kalanındaki pek çok sistemi kullanmak zorunda kaldığınız bir uygulama esnasında birazcık telefona dalın, kaza yapmamanız tesadüfi hale gelir.

Girişimcilik bütün bu örnekler gibidir.

Yapa Yapa

Müzik, spor ve yazı örneklerinde olduğu gibi bazı şeyleri yaptıkça öğrenirsiniz. İlk faturayı keseceğininzde kaşeyi nereye basacağınızı, ilk kargoyu teslim ederken neyi nasıl yapacağını bilemeyebilirsiniz. İlk çalışanınıza istediğiniz gibi davranamayabilir, ilk yıllardaki müşterilere ileride vermeyeceğiniz pek çok tavizi verebilirsiniz. İlk satış deneyimleri her zaman sıkıntılıdır. Hele ilk “soğuk arama” (cold calling) sırasında bütün cümleler birbirine girecektir. Alacaklarınız ilk defa zamanında ödenmediğinde stresten yerinizde duramazsınız. Alacaklılar ilk defa kapıya dayandığında da geceleri uyuyamazsınız. İlk girişimcilik tecrübeniz de istediğiniz gibi bitmemiş olabilir.

Bunların hepsi başınıza geldikçe öğreneceğiniz şeylerdir.

Piyano gibi; ilk önce bir el, sonra diğer el. Hepsi zamanla, yaptıkça gelişir. Günü geldiğinde saygın bir orkestrada Ayışığı Sonatı çalacak duruma da gelirsiniz. Bunlar merdivenin basamaklarıdır.

yarım hamile kalınmaz 2

Aynı Anda

Girişimciliğin spordan, müzikten veya yazıdan farkı; bir hafta içinde bu yukarıda söylediğim şeylerin hepsi başınıza gelebilme ihtimalidir.

Satış deneyimi, müşteri kaprisi, çalışan nazı, fatura, kargo, para tahsil edememek, borcu ödeyememek gibi şeylerin hepsi 1 hafta içinde başınıza gelebilir.

Gün gelir bir günde her şey ters gidebilir. Misal bir keresinde aynı gün içerisinde şunlar olmuştu:

Sabah evden çıkarken kapının kilidinin zorlanmış olduğunu fark ettim, bindiğim takside oturduğum yerin biraz arkasına bir motor çarptı, taksiden indikten hemen sonra dalıp karşıdan karşıya geçerken acı bir frenle fark ettim ki eziliyormuştum, ortak olmayı gözden geçirdiğimiz birisiyle tartışmış ve o karardan vazgeçmiştik, bir müşterimiz bizimle çalışmayı bırakmıştı, bir tartışmanın sonunda kız arkadaşım ilişkiyi bitirmek istediğini söylemiş ve arkasını dönüp gitmişti.

Abartı gibi gelebilir fakat bu, konuyu daha iyi açıklamak için yazılmış bir kurgu değil. Fazlası olup eksiği olmayan ve birebir yaşadığım bir perşembe günüydü.

Araba kullanımında olduğu gibi pek çok şeyle aynı anda ilgilenmem gereken bir tecrübeydi. Hayatınızdaki diğer her şey nasıl olursa olsun ağzınıza kocaman bir gülümseme yerleştirip müşteriyle ilgilenilmesi gereken bir gündü. Ya da birisi bir hata yaptığında patlayacak bile olsanız kocaman bir nefes alıp devam ettiğiniz bir başka gün…

İlla bu kadar dramatik olmasına da gerek yok: Bir gün öğleden sonra bir müşteri arayıp o akşam saat 5’e kadar bir ilan tasarlayıp baskıya yetiştirmemiz gerektiğini söylediğinde şaka yaptığını sanmıştım. İlanın yayınlanacağı yeri arayınca müşterinin şaka yapmadığını anladım. Fakat ilan dediğin öyle dolaptan hıyar çıkartıp doğramak kadar hızlı ve kolay yapılan bir şey olmadığı için sinirden deliye dönmüştüm. Delirsek de akıllansak da, bir şekilde ilanı çalıştık. Saat 5’e geliyordu. İş bitirdik fakat dosya boyutu kocaman olan ilan görselinin gönderilmesi gerekiyordu. Tam göndereceğimiz zaman Internet hattı kesildi. Müşteri hizmetlerini aradım. Yetkilinin söylediklerini hiç unutmuyorum: “Bir sorun yok, her şey normal görünüyor, çalışması lazım. Modemin fişi çıkmadığına emin misiniz?” demişti.  O an büyük ihtimalle Tazmanya Canavarı gibi çılgına dönmüş durumda olarak bir şeyler söyleyip telefonu kapattım.

Biraz sonra tedbirli bir insan olmanın verdiği haklı bir gururla aklıma geldi: Böyle zamanlarda kullanılmak üzere bir cep telefonu operatörünün mobil modemine her ay para ödüyordum. Modemi bilgisayara taktım. Çalışmadı. Sinirden kaskatı kesilmiş ve kan ter içinde kalmıştım. Telefonun Interneti’yle bağlanmayı denedim. O da olmadı. En sonunda yıldım… İlanın yayınlanacağı yeri arayıp telaşla durumu anlattım. Onlar da sakin bir şekilde sorun olmadığını; baskıyı bizim için bir süre daha bekletebileceklerini söylediler. En sonunda Internet hattı düzeldi ve işi gönderdik. Eğer gönderemeseydik o ilan bir sonraki ayın dergisinde yayınlanacaktı. Bu yüzden o anki gerginliği bir ben bilirim.

İlk defa başıma böyle bir şey gelmişti. O duyguları şu an hatırlayınca bile nefesim kesiliyor…

Bugün böyle bir şey olsaydı müşteriden bu isteği bir e-posta’yla göndermesini isterdim. Bu arada ekiple birlikte çalışmaya başlardım. E-posta geldikten sonra ona cevap yazacağım sırada dergideki görevli kişiyi de “alıcılar” arasına koyar ve sakince bu saatten sonra gelen böylesi bir isteğin büyük bir ihtimalle yetiştmeyeceğini fakat elimizden geleni yaptığımızı yazardım. Internet hattının kesilmesi durumunda yine çok daha sakin bir şekilde durumu izah eder ve dergiye eğer müşteriden ön ödeme almak istiyorsa o baskıyı bekletmesi gerektiğini söylerdim. İş hallolduktan sonra müşteriye müjdeyi verir ve bunun olmasını sağlayan dergiye önden bir ödeme yapmasını tembihlerdim. Herkes mutlu olduğu gibi benim de dergiyle aram iyi olurdu. Elbette yine stresli olurdu fakat çok daha iyi yönetirdim.

Peki şimdi bütün bunların başlıkla ne ilgisi var?

Yarım Hamilelik: Sidepreneur

Bütün iyi niyetinizle birine bir yemeği, oturulacak semti, doktoru ya da hayatla ilgili bir şeyi tavsiye edersiniz ama hikayenin sonu her zaman istediğiniz gibi bitmeyebilir. Bu yüzden tavsiye vermek tehlikeli bir şey. Böyle olmasına rağmen girişimcilikle ilgili okuduğum bloglarda, izlediğim videolarda ve katıldığım sohbetlerde sürekli karşıma çıkan bir tavsiye var:

Öyle çok risk almanıza gerek yok! Sidepreneur olun!

Sanırım bu hayatımda duyduğum en kötü tavsiyelerden biri.

Sidepreneur, İngilizce’de “girişimcilik” anlamına gelen “entrepreneur” kelimesinden türetilmiş bir kelime. “Side” kelimesi “yan” anlamına geliyor. Sidepreneur de bir yandan bir yerlerde çalışıp, diğer yandan kendi işini kurup büyütmek isteyen insanlara verilen isim. Gündüz kendi işinizde çalışıyorsunuz, akşam işinizle ilgileniyorsunuz. Bir nevi “hem karnım doysun, hem pastam dursun” durumu. İyi güzel de kimsenin sormadığı bazı sorular var.

Bu madem yapılabilir bir şey:

  • Bugün kendi işiyle gece gündüz uğraşan insanların pek azı onu bir yerlere getirebiliyor. Bu insanlar, ikisini aynı anda yerine getirecek yetenekte olmadıkları için mi “sidepreneur” olmamışlar?
  • Hiç akıllarına gelmemiş ihtimali gerçekten olabilir mi?
  • Bu sidepreneur olma konusunu yapabilenler neden sadece başkalarına nasıl para kazanabileceklerini anlatarak para kazanan insanlar ve bunun dışındaki birkaç münferit örnek?

Cevabını ben vereyim: 

Çünkü ya hamilesinizdir, ya da hamile değilsinizdir. Ya bir iş fikriniz vardır, ya da yoktur. Ya bunu hayata geçirirsiniz, ya da geçirmezsiniz. Ya bütün dikkatinizi, ilginizi, bilginizi, kaynağınızı kendi işinize verirsiniz; ya da vermezsiniz. Ya risk alır ve sonra gereğini yaparsınız, ya da yapamazsınız. Ya bu riskin iyi veya kötü bütün sonuçlarına katlanırsınız, ya da katlanmazsınız. Ya girişimcisinizdir, ya da değilsinizdir.

Yarım hamile kalınmaz.

Yukarıda anlattığım gibi zor süreçleri doğru yönetebilen pek az insan varken, bir de başka bir yerde çalışmanın sorumluluğunu alıp ikisini bir arada götürebileceğini düşünmek bana bu yüzden pek gerçekçi gelmiyor. Sosyal medyadaki girişimcilik ve motivasyon hesaplarının pek çoğunda “tatildeymiş gibi çalışarak milyoner olma” hayalinin satıldığını görüyorum. Profesyonel -yani bir işten para kazanan- sporcu olmak için günde en az 6-8 saat çalışılması gerektiği kabul ediliyor da, “profesyonel girişimci” olmak için neden çok yoğun şekilde çalışılması gerektiğine pek itibar edilmiyor? Bunu bilmiyorum.

Fakat ben henüz her gün, günde 3-4 saat çalışarak firmasını bir yere getiren kimseyi canlı gözle görmedim. Yarım hamile kalabilen birini de canlı gözle görmeden inanmadığım gibi buna da inanmayacağım. Bu yüzden bence kendinize şunu sormanız gerekiyor:

Hamile misiniz? Yoksa hamile değil misiniz?

Bence buna bir karar vermeniz gerekiyor. Çünkü yarım hamile kalınamıyor.

Kaynakça ve Notlar:

1. Fotoğraflar: 1, 2