Kısa bir parkur kurmuşlar. Sağ kulvarda bir tavşan var. Soldaysa bir kaplumbağa. Arkalarından hafifçe ittiler. Kaplumbağa iki adım atana kadar tavşan yolun yarısına vardı bile. Normal, biri doğuştan şanslı. Bütün bedeni çabuk olsun diye tasarlanmış. Diğeri o kadar şanslı değil. Üstelik, sırtındaki yük çok ağır. Yarışın galibi belli galiba?

O an ne oluyorsa tavşan bir anda duruyor. Sağa sola bakmaya, çevreyi incelemeye başlıyor. Bu arada kaplumbağa sanki zorlanıyormuşçasına ağır hareketlerle yürümeye devam ediyor. Küçük küçük adımlarla da olsa ilerliyor. Tavşanın sahibi (?) bitiş çizgisine geçmiş, onun ilgisini çekmeye çalışıyor. Tavşan bir iki adım atıp tekrar duruyor. Aklı yarışta değil, çevrede. O sağa sola bakadursun, kaplumbağa tavşana yetişti bile! Kendisini motive eden yok, kendi kendine yürüyor. Nihayetinde bitiş çizgisine varıyor. Kaplumbağa kahraman, videodaki insanlar sevinçli. Çizgiyi geçti, fakat kaplumbağa durmuyor, yürümeye devam ediyor.

Video burada bitti. Başa alıp bir kere daha izledim. Sonra bir kaç kere daha izledim. Masallardaki kaplumbağa ve tavşan hikayesi bu video sayesinde doğru çıktı. Bu bir yana, bu video bana çok uzun süredir aklımda evirip çevirdiğim bir konuyu yazma isteği verdi.

Eskiden beri hayatta yerini yönünü belirlemek ve ne olup bittiğini anlamak için doğaya çokça bakıyorum. Hayvanları, bulutları ya da bir dağı izlemek belirli problemleri çözmeme yardımcı oluyor. Sonuçta biz insanlar da doğanın bir parçasıyız ve bütün çözümler orada var. Fakat geldiğimiz noktada bunu o kadar çok unuttuk ki hepimiz doğal olmayan şeyleri içten içe bekliyoruz.

Yetenek ve Beceri

Bunlardan bir tanesi yetenek ve beceri konusu. Biri doğuştan, diğeri bilekle kazanılan bir şey. Fakat çoğumuz hiç emek etmediği halde sırf yetenekli olduğu için daha iyi şeyleri hak ettiğini düşünüyoruz. İşte bu doğal değil.

Yetenek, doğuştan gelen bir yatkın olma durumu. Bazıları dışa dönük, sosyal, analitik veya duygusal zekaları daha yüksek, kemik yapıları daha sağlam ve bedenleri Altın Oran’a daha yakın olabilir. Bu insanların ikili ilişkileri daha kuvvetli, ağızları daha iyi laf yapıyor, ikna kabiliyetleri daha yüksek, el göz koordinasyonları daha iyi olabilir. Bunlar doğuştan gelir. Yetiştirilme tarzıyla ilgili olarak gelişebilir veya körelebilir. Bunları değiştiremezsiniz.

Bunu bir insana verilmiş bir avans gibi düşünebiliriz. Çünkü bunlar size hızlı bir başlangıç, küçük bir üstünlük verir.

Beceriyse emek emek, gayretle kazandığınız bir şeydir. Sahip olmak için çalışmanız gerekir. Örneğin iyi bir konuşmacı olmanın ön koşulu dışa dönük olmak değil; farklı konularda farklı dinleyicilere mümkün olduğunca çok kere konuşmak ve tecrübe sahibi olmaktır. İyi bir fotoğrafçı olmak için çok fazla fotoğraf incelemeniz ve çok fazla fotoğraf çekmeniz gerekir.

Beceriyi getiren gayrettir. “Gayret“, TDK’ya göre “çalışma, çaba, çalışma isteği” demek. Gayret ettikçe becerikli oluruz. O halde aslında insanları becerikli ve beceriksiz yerine gayretli ve gayretsiz olarak değerlendirebileceğimizi düşünüyorum.

1. Yeteneksiz ve Gayretsiz

Her şeyden önce bu bir boş küme, böyle bir şey yok. Onda bir anlaşalım. Her insan belirli konularda yetenekli. Bir insan yeteneğinin ne olduğunu henüz keşfetmemiş olabilir fakat hepimiz belirli konulara daha yatkınız.

Yetenek havuzunuz yapmak istediğiniz şeye uygun olmayabilir. İşte bunu konuşabiliriz: Bir şey yapmak istiyorsunuz fakat buna yetenekli değilsiniz. Örneğin işinizi satmanız gerekiyor ama siz satış profesyoneli değilsiniz. Satış profesyoneli olmadığınız gibi satış yapma yeteneğiniz de yok. Olabilir, çoğumuzda yok. Fakat siz bu konuda gayretli de değilsiniz. Yani hem buna yeteneğiniz yok, hem de artık reddedilme korkusundan mı yoksa başka bir sebepten mi; nedense çalışıp, çabalamıyorsunuz. Bu da olabilir, bu da normal.

Bunlar yok fakat yine de bu hedefe ulaşmak istiyorsunuz. O halde geriye sadece iki şık kalıyor:

Biri vazgeçmek. Fotoğrafçı olmak istiyorsunuz ama ne buna yeteneklisiniz, ne de çalışıyorsunuz. Yol yakınken vazgeçin, çünkü o iş olmayacak.

İkincisi başkasını görevlendirmek: Satış yapmak istiyorsunuz fakat ne yeteneklisiniz ne de çalışıyorsunuz. Güzel haber: Konu iş olunca hemen vazgeçmeniz gerekmiyor. Satış yapmayı bilen birini işe alabilir ya da satış yapmayı bilen biriyle ortak olabilirsiniz.

Bir başkasıyla yapabileceğiniz bir şeyse başkasını görevlendirin. Değilse vazgeçip güçlü olduğunuz alanda bir şey yapın. Çünkü yeteneğiniz olmayan bir şeye gayret göstermeden sahip olmanız doğal ve etik yollarla mümkün değil.

2. Yeteneksiz ve Gayretli

Başka örnekler de verebilirim ama konu bütünlüğü açısından aynı örneklerden gidelim. Fotoğraf çekmek, konuşmacı olmak ya da satış yapmak demiştik. Bu örneklerde yeteneksiz ama gayretliyseniz, örneğin sürekli fotoğraf bakıyor ve çekiyorsanız; sürekli konuşmacılık eğitimleri alıyor, heyecan ve diğer sorunları çözmeye çalışıyor ve sürekli konuşuyorsanız; satış yapmaya çalışıyor ya da satış yapan birini bulmak için sürekli çabalıyorsanız; size güzel haberlerim var.

Çabalamaya devam ettikçe, yerçekimi gibi bu dünyaya ait olan kurallara ters düşmemek koşuluyla; her ne istiyorsanız o konuda iyi bir yere gelirsiniz. Belki dünyanın en iyi topçusu, popçusu, aşçısı, doktoru olmazsınız fakat ne kadar gayret ederseniz o kadar iyi hale gelirsiniz.

3. Yetenekli ve Gayretli

Bunu zaten açıklamaya gerek yok. Yeteneğiniz ve gayretiniz oranında ülke, dünya, kainat çapında başarılı olabilirsiniz. Sanatçılardan iş adamlarına, bilim insanlarından sporculara; herhangi bir konuda çok iyi yerlerde olan ya da olağanüstü bir şey yapan herkes hem çok yetenekli, hem de çok gayretlidir. Birinden biri eksik olursa orada olamazlar. Gayret etmeyi bıraktıkça performansları düşmeye, bilinirlikleri azalmaya başlar.

yetenek ve beceri

Nemrut heykellerini yapanların iki konuda da üst düzey olduğunu düşünebiliriz. Çünkü hem çok güzeller, hem bundan 2000 sene önce bir şekilde dikilebilmişler, hem de bunca senedir ayaktalar.

4. Yetenekli ve Gayretsiz

Bu en kötüsü, en acısı. Bunu kendimden anlatayım.

Küçük yaşlarımdan beri insanlar yetenekli olduğumu söylerler. Bunun sebebi ortalamanın üzerinde, sözüm ona, bir başarı göstermem. Ortalamanın hangi ortalama olduğu elbette önemli. Her biri birbirinden Mozart, Michael Jordan, Gary Kasparov, Henri Cartier Bresson, Einstein gibi insanların ortalamasında değil; hepimize tanıdık gelen o kendi küçük dünyalarımızdan bahsediyorum. Zaten asıl başarı sayılan kısmı ortalamanın üzerinde olmak değil, bunları yaparken hiçbir çaba göstermiyor olmamdı. Bunların hiçbirine öyle harıl harıl çalışmadım. Sadece ilgi duydum ve oldu.

Durumu açıklamak için basit örnekler verip ne kadar da muhteşem olduğum anlatayım: 1 yaşından önce konuşmaya ve yürümeye, 3-4 yaşındayken radyodan duyduğum müzik aletlerinin sesleri ayırt edip doğru bir şekilde isimlendirmeye, ilkokulda kanunda bir şarkıyı yarım yamalak da olsa çalmaya ve sonra ortaokulda gitar çalmaya ve lisede konserlere çıkmaya başlamıştım. 15-16 yaşlarında fotoğraf çekmeye başladığımın ikinci gününde çektiğim bir fotoğrafla bir mansiyon ödülü vermişlerdi. 20 yaşında sergilere fotoğraf veriyordum. 21 yaşındayken Ankara Fotoğraf Sanatçıları Derneği’nde bazı dersleri ben veriyordum. Lisede satrançta okul şampiyonu olduğum yıl müzik gruplarında gitar çalıyor, okul hentbol takımında ve kulüp basketbol takımında oynuyordum.

Ne kadar da harikaymışım, öyle değil mi? Değil.

Çok uzun yıllar önemli olanın bu yetenekler olduğunu zannettim. Önemli olan tavşan gibi zeki ve çevik olmaktı. Kaplumbağa olmanın çekici bir yanı yoktu. Bu yüzden hayatta hiçbir şey için gayret etmedim. Ve bu yüzden gayret etme, emek etme, uğraşma, mücadele gibi kaslarım güçlenmedi. Sonra hayat dişlerini göstermeye başlayınca pek çok şeyi zor yoldan anladım. Bu konuyla ilgili olanlarının bir kısmı şöyleydi:

  • Bütün bu “yeteneklere” rağmen hayatta istediğim yerle benim aramda uzay yılları vardı.
  • Daha önemlisi bu “yetenekler” benim değildi. Sadece şanslıydım. Bana genetik yollarla aktarılmış ve büyürken yetiştiğim çevre sayesinde edinebildiğim şeylerdi.
  • Üstelik, iyi yaptığım söylenen her konuda ailede daha iyisi vardı. Ben sadece her birinden azar azar almıştım ve zaten sandığım kadar da yetenekli falan değildim.

Bunları sindirerek öğrendiğim için yukarıda ne kadar da harika olduğum kısmı pek güzel anlattım. Çünkü bunların harikalık avcılık olduğunu düşünmüyorum. Zaten özellikle son iki yıldır yeteneğin sadece küçük bir avans olduğunu anlayabilmiş durumdayım.

Üstelik bugünlerde, yatkın olduğum söylenen konularla karşılaştırıldığında gerçekten çok yeteneksiz olduğum bir şey yapıyorum: Yazıyorum. Yazmak kesinlikle benim güçlü yanım değil. Öyle ki ilk 10’da olduğundan bile şüpheliyim. Yazı yazmak bana hiç doğal gelmiyor. Her seferinde zorlanıyor, bazen bir cümle üzerinde dakikalarca düşünüyorum. (Örneğin şu an itibariyle 6 saat 40 dakikadır bu yazı üzerinde çalışıyorum. Yazının sonraki bölümlerini de yazdım. Fakat daha kontrol etmedim. Kontrol ettikten sonra bülten grubumuz için bir şeyler yazacağım. Sonra da sosyal medyada paylaşacağım. En iyi ihtimalle 1 saati daha var.) Her yazıda pek çok yazım hatası yapıyorum. Yazmak zor geliyor fakat 7 aydır düzenli olarak yazıyorum. Yazdıkça da bir şeylerin geliştiğini hissediyorum. Yazmanın bir miktar kolaylaşmış olması bir yana; aklımı daha iyi toparlayabildiğimi, kendimi genel olarak daha iyi ifade edebildiğimi, başkalarıyla daha iyi iletişim kurabildiğimi ve onları daha iyi anladığımı düşünüyorum.

Yazıyorum ve bir gün dünyanın en iyi yazarı olmayacağımı biliyorum. Fakat bu ne umurumda, ne de hayalini kurduğum bir şey. Bir gün birisi beğendiğini söylerken, hayatında hiçbir zaman yazı yayınlamamış bir diğeri ezmeye çalışıyor. Fakat tavşan gibi sağa sola bakmak yerine bir şeye karar verip onun gereğini yapmak için emek ettikten sonra başkasının kötü niyetli eleştirisi komik gelmeye başlıyor. Öyle ki bazısının yüzüne kahkaha atasım geliyor, şimdilik kendimi tutuyorum.

Bütün bunların özeti şu:

Yetenekli ama çalışmıyorsanız: Kendinize gelin. Bir gün bir şekilde bir şey olacak, “talih dönecek“, “kader yüzünüze gülecek”, her şey düzene girecek gibi bir beklentiniz varsa size kötü bir haberim var: Bu sağlıklı bir düşünce değil. Hiçbir şey olmayacak, hiç kimse sizi kurtarmaya gelmeyecek, bir anda sihirli bir değnekle hiçbir şey yoluna girmeyecek. Hayatın ya da kimsenin size bir iyilik borcu yok. Ancak siz emek ettikçe bir şeyler olmaya başlayacak.

Doğru şeyler yaptığınızı düşünüyor fakat o kadar da yetenekli ya da “şanslı” olmadığınızı hissetmenize rağmen çok emek ediyorsanız: Asla vazgeçmeyin. Önemli olan kaplumbağa gibi küçük de olsa kararlı ve sürekli olarak adım atabilmek. Masalların bir bildiği varsa, eminim bundan 2.500 sene önce yaşamış ünlü bilge Lao Tzu’nun da bildiği vardır:

“Bin kilometrelik bir yol bir adımla başlar.” 

Adım attıkça yol kısalır. Ve tecrübeyle sabit: Hiç beklemediğiniz zamanlarda ve hiç beklemediğiniz şekillerde emeğiniz karşılığını bulur. Ve adımlarınız, içinizi ısıtan güneş ışıklarının olduğu yollara çıkmaya başlar.

Kaynakça ve Notlar:

1. Fotoğraflar: 1, 2

2. “Rabbit Vs Tortoise Race in Real Life”, YouTube.com

3. “Gayret”, Türk Dil Kurumu